İslam

Vikipedi, özgür ansiklopedi

İslam
اَلْإِسْلَامُ
Namaz kabe R.ESLAMI.jpg
İslam'ın kıblesi olan Kâbe'de toplu olarak kılınan namaz (Mekke, Suudi Arabistan)

Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah
Arapça: لا اله الا الله محمد رسول الله
Türkçe: Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın elçisidir.
(Kelime-i tevhid)


Tip Monoteist
Milliyet Çok uluslu
Sınıflandırma İbrahimî din
Aktif saha Dünya çapında
Kutsal metin Kur'an
Tanrı Allah
İbadetler Namaz, oruç, zekat, hac
İbadethane Cami veya mescit
Vaiz İmam
Hâfız
Müezzin
Merkez Mekke, Suudi Arabistan
Kutsal yerler
Kutsal gün Cuma
Kutsal vakitler Ramazan
Kadir Gecesi
Ramazan Bayramı
Kurban Bayramı
Miraç Kandili
Berat Kandili
Regaib Kandili
Mevlid Kandili
Üç aylar
Kuruluş MS 610
Mekke, Hicaz, Arabistan
(Günümüzde Suudi Arabistan)[not 1]
Kurucu Muhammed (y. 570 - 632)[not 2]
Mezhepler Sünnîlik
Şiîlik
Haricîlik
Takipçi y. 2 milyar[2]
Ünlü Osmanlı ressamı Osman Hamdi Bey'in ''Kur'an Okuyan Kız'' adlı tablosu

İslam[not 3] (Arapçaاَلْإِسْلَامُ , romanize: Bu ses hakkındael-’İslām ) veya diğer adıyla Müslümanlık,[3] tek Tanrı inancına dayalı olan en yaygın İbrahimî dinlerden birisidir.[4][5] Allah'ın elçisi, resulü ve son peygamber olduğuna inanılan Muhammed aracılığıyla 610 yılında, Arabistan'ın Mekke şehrinde ortaya çıkmış ve yayılmıştır.[not 4] Takipçilerine, "iman etmiş" veya "inanan" anlamlarına gelen mümin[6] veya "Allah'a teslimiyet gösteren" anlamına gelen Müslüman[7][8] denir.

İslam inancına göre İslam'ın kutsal kitabı olan Kur'an'ı oluşturan ayetler ve sureler, Cebrail isimli melek aracılığıyla, ilki 610 yılında olmak üzere sözlü olarak Muhammed'e vahyedilmiştir. İslam'ın temelinde, "tek ilah olarak Allah'a, O'nun eşi ve benzerinin olmadığına inanmak" anlamına gelen tevhit inancı yatmaktadır. İslam'ın ana kaynağı Kur'an'ın dışında Muhammed'in hayatı, davranış tarzı (Sünnet) ve sözleri ( hadis) çoğu müslüman için bağlayıcı öneme sahiptir.

Müslümanlar, İslam'ın Adem, İbrahim, Musa ve İsa gibi peygamberler aracılığıyla daha önce de birçok kez vahyedilmiş olan ilkel bir inancın eksiksiz ve evrensel versiyonu olduğuna inanırlar.[9][10] Müslümanlar, dili Arapça olan Kur'an'ı Allah'ın değiştirilmemiş ve nihai vahyi olarak kabul ederler.[11] Diğer İbrahimî dinlerde olduğu gibi, İslam'da da doğruların cennette ödüllendirildiği ve haksızların cehennemde cezalandırıldığı inancı vardır.[12] Namaz, oruç ve maddi duruma göre zekat ve hac, İslam dininin başlıca ibadetleri arasında yer alırlar. İslam, Tanrı'nın (Allah) bir olduğunu, her şeye gücünün yettiğini, merhametli olduğunu, doğmayıp doğurmadığını[not 5] ve eşi ile benzerinin olmadığını öğretir.[13][14][15]

Muhammed, 7. yüzyılda Arap Yarımadası'nda yeni bir din ile ortaya çıkmasının[16][not 6] ardından, İslam dinini yaymasının yanı sıra siyasi ve askeri bir yapılanmaya da gitmiş ve Medine'de İslam Devleti'ni kurmuştur. Daha sonraları halife ve hanedanlarca yönetilen bu devlet, zaman içerisinde bir imparatorluğa dönüşmüş ve bu devletin bölünmesiyle birlikte dünyanın farklı bölgelerinde yeni Müslüman devletler ortaya çıkmıştır. İslam 8. yüzyılda, batıda İber Yarımadası'ndan doğuda İndus Nehri'ne kadar uzanıyordu. İslam'ın Altın Çağı, 8. yüzyılın ortalarında başlayan ve 13. yüzyılın sonlarına kadar devam eden, Müslüman dünyasının çoğunun bilimsel, ekonomik ve kültürel yönden zirvede olduğu dönemi ifade eder.[17] 16. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar İslam dünyasının liderliğini Osmanlı İmparatorluğu üstlendi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İslam ülkeleri sömürgeleştirildi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra da bağımsızlıklarını kazandılar.[18] İslam, Orta Çağ'daki Haçlı Seferleri'nden beri ve Batı'nın sömürgeci egemenliğinden sonra hem ideolojik hem siyasal olarak Hristiyan dünyasıyla çatışmaya girdi.[19] Yakın zamand bazı köktenci Müslümanların cihadı radikal bir biçimde yorumlayıp inançlarını çatışmayla savunmayı dini bir görev saymasıyla İslamofobi adı verilen önyargı dünyada yayıldı.[19][20]

Siyasî ve teolojik kavramlarla birbirinden ayrılan Sünnilik ve şiilik başlıca İslam mezhepleridir.[21] İslam toplumlarında kelâm ve fıkıh konuları ile ilgili olarak çok sayıda mezhep bulunur. Günümüzde geleneksel mezheplerin dışında modernist, Kur'ancı veya tarihselci olarak adlandırılan çeşitli görüşler ve yaklaşımlar da mevcuttur. Dünya nüfusunun yaklaşık %25'ini kapsayan İslam dini,[22] en büyük dinlerden biri olarak varlığını sürdürüyor. Müslümanların %80-90'ı Sünni, %10-20'si de Şii'dir.[23] Yaklaşık 50 ülkenin nüfusunun çoğunluğu Müslümandır.[23]

Müslüman çoğunlık nüfusuna sahip ülkelerin bir kısmı dine dayalı şeriat yönetimlerini benimserken, bunların bir kısmı şeriatı belirli alanlarda uygulamakta, Türkiyenin'de aralarında olduğu diğerleri ise şeriatı tamamen devre dışı bırakan laik sistemlerle yönetilmektedir. Endonezya, en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir; Müslümanların yaklaşık %13'ü (231 milyon) orada yaşıyor.[22] Onu sırayla Pakistan, Hindistan ve Bangladeş izler.[23] Nüfusunun %100'üne yakını Müslüman olan Suudi Arabistan, Müslüman nüfusun tüm nüfusa oranı bakımından dünya birincisidir.[23] Hindistan ise, sayısal açıdan dünyanın en büyük Müslüman azınlık nüfusunun (195 milyon) yaşadığı ülkedir. Müslümanların yarısından fazlası Asya'da, %25'i Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşar; ama dünyanın neredeyse her ülkesinde Müslüman topluluklar vardır.[24][25]

Mekke, Medine ve Kudüs şehirleri, İslam'ın en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapmaktadır.[26]

Etimoloji

İslam, Arapçada "س ل م‎ (sin, lam, mim)" kökünden oluşup bu kökten türeyen "teslimiyet" anlamına gelmektedir.[4][27] Sonuç olarak İslam, "teslimiyet"[4] anlamına gelirken, Müslüman da "teslim olan" anlamına gelir. Burada teslim olunan, tek Tanrı olduğu kabul edilen Allah'tır.[27][28][29] Sözlükte "kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak, barış yapmak" anlamlarındaki selm kökünden türemiştir. İbn Kuteybe, kelimeyi "boyun eğmek ve itaat etmek" anlamında açıklar. Sonraki kaynaklarda genellikle bu açıklamalar tekrar edilmiş ve "sulh, selâmet, boyun eğmek, tâbî ve teslim olmak" manaları öne çıkarılmıştır.[30]

''Müslüman'' kelimesi, Arapça müslim kelimesine Farsça çoğul eki takılarak elde edilmiş bir kelimedir.[31] Ancak Türkçede tekil gibi kullanılır ve çoğul için Müslümanlar denir.

İnanç esasları ve inançlar

Sünnilikte (Ehl-i Sünnet)

Sünnilikte inanç esasları, amentü (İmanın Şartları) olarak adlandırılır. Klasik kelâm mezhepleri, imanın şartlarından birini kabul etmeyen kişiyi kâfir veya mürted olarak sayarlar. Kur'an'dan alınarak özetlenen iman esasları şunlardan oluşur:[32][33]

Allah'a, meleklere, kutsal kitaplara, peygamberlere, kıyamete, ölümden sonra dirilmeye ve ahiret hayatına iman etmek, kaza ve kadere iman etmek

Allah

İslam'daki iman esaslarının birincisi ve temeli Allah'a, onun varlığına, yaratıcı olarak ibadet edilmeyi hak eden tek Tanrı olduğuna, onun dışında tapınılan her şeyin batıl olduğuna inanmak, yani tevhiddir. İslam'a göre içerisindeki her şeyle birlikte evrenin yaratıcısı, doğma ve doğurma sıfatlarından münezzeh ve tek Tanrı olan Allah'tır. Onun varlığı ezeli ve ebedidir. Her şeye gücü yeter.

''Allah'' kelimesi, İslam öncesi dönemde çok tanrılı inanca sahip olan Arap toplumunda Tanrı anlamına gelen bir sıfat veya baş Tanrı kabul edilen Hubal için kullanılan bir isimdi.[34] El-Lât, El-Uzzâ ve El-Menât gibi putlar, baş Tanrı olan Hubal'in şefaatçileri ve kızları olarak inanılırdı.[35] İslam ile birlikte, Arap toplumundaki çok tanrılı inanç tek bir Tanrıya indirgenmiş ve ilahların sembolü olan putlar kaldırılmıştır.

Ayasofya'da "Allah" yazan bir madalyon (İstanbul, Türkiye)

İslam toplumunda Allah ismi, Tanrı'nın özel adı olarak kullanılmakla birlikte, Allah için kullanılan birçok başka isimler de vardır. Bu isimlerden derlenen 99 tanesi özel bir şekilde ele alınır ve birçoğu Kur'an'da Allah için kullanılan ifadelerden köken alan bu isimlere topluca "güzel isimler" anlamına gelen Esma'ül Hüsna denir.[36]

Öte yandan Allah'ın birliğini ifade eden tevhid öğretisi, İslam'daki en büyük günahın, yani tevhidin ihlali olan bağışlanamaz şirk koşma günahının temelini de oluşturur. Allah'a ortak koşmak, ya birden çok Tanrı'ya inanmaya, ya da Allah'ın tam olarak kusursuz olmadığına ve bir ortağa ihtiyaç duyduğuna inanmaya işaret eder.[37]

İslam, Allah'ın insan idrakının ötesinde olduğunu öğretir. Bu durum, Müslümanların Allah'ı düşünmelerine; kim olduğu, ne olduğu ve nasıl olduğu konularına kafa yormalarına herhangi bir engel teşkil etmez; ama asla Allah'ın niteliklerini ya da işlerini anlama beklentisiyle bunu yapmamalılar. Çünkü İslam'a göre insan aklı ve bilinci sınırlı olduğu için, Allah'ı idrak etmeleri de mümkün değildir.[38]

Kelam, İslam inanç felsefesini oluşturan bilim dalının adıdır. Tanrı benzetmesi hakkında antropomorfik bir dil kullanılıp kullanılamayacağı konusunda Yahudi, Hristiyan ve İslam düşünce tarihinde oldukça yoğun tartışmalar olmuştur. Kutsal kitaplarda Tanrı’yı hem teşbih eden hem de tenzih denilen olumsuzlama örneklerine rastlanmaktadır. Üç İbrahimi dinin de bu konuya yaklaşımını incelediğimizde, hem Kur’an’ın hem de Kitab-ı Mukaddes’in olumsuz nitelemeler yanında olumlu nitelemeleri çok daha fazla kullanıldığı görülecektir; yani vahiyde tenzihten çok teşbih vardır.[39]

Allah inancı ve diğer inanç sorunları üzerinde kelamcılar ve imamlar tarafından yürütülen tartışmalar sonucunda birçok kelam ekol ve mezheplerinin ortaya çıktığı görülür:[40]

İsa, havarileri ile. İslamda İsa, Tanrı ya da oğlu değildir.[41] Ancak bir bakirenin ölüleri bile diriltebilen mucize çocuğudur.[42] Kur'anda sadece O’nun için kullanılan müteşâbih ifadelerle; O Allah'ın sözü ve özü (ruhu)’dür. (Nisa:171) [43]

Ruhaniler (Melek, Cin ve Şeytan)

Melek Cebrail ve Muhammed

İslam inancında melekler, Allah'ın kendisine ibadet ve emirlerini yerine getirsinler diye nurdan yarattığı üstün, ruhanî varlıklardır.[46] Fatır Suresi'ne göre melekler iki, üç veya dört kanatlı elçilerdir.

Baş melek Cebrail, Allah'tan peygamberlere vahiy getirir; Mikâil, doğa olaylarıyla; İsrafil, Kıyamet ve yeniden diriliş günü Sûr üflemekle; Azrail ise canlıların hayatını sona erdirmekle görevlidir. Bunların dışında, insanların sevap ve günahlarını yazan Kirâmen Kâtibîn, insanları kabirde sorguya çeken Münker ve Nekir ve Allah'ın tahtını taşıyan Hamele-i Arş melekleri de vardır.

İslam kültüründe melekler dışında, iyi ve kötülerinin bulunduğuna ve değişik kılıklara girebildiklerine inanılan cinler bulunur. Kur'an'ın 72. suresi Cin Suresi'dir ve birçok Kur'an ayetinde de onlardan bahsedilir. Buna göre cinler, tıpkı insanlar gibi akıl sahibidirler, iyi (müslüman) ve kötü karakterli olanları vardır, yerler, içerler ve çoğalırlar. Cinci ekoller ve Mitolojik anlatımlarda onlar insanlarla ilişkiye girer.

Şeytan taşlama, 1942. Eski Mısır'ın tanrısal figürü Set, şeytanlaştırıldı[47] ve diğer ortadoğu dinleri gibi İslamda da kendine kötü bir yer buldu.

Şeytanlar ve İblis değişik ayetlerde geçer. Müslümanlar, Kur'an okumaya başlarken Euzü Besmele çekerek[48] kovulmuş ve lanetli şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar. İnanca göre Allah Adem'i topraktan yarattığında İblis, diğer meleklerin ve cinlerin aksine Adem'e secde etmemiş; onun topraktan ve kendisinin de ateşten yaratıldığını[not 7] ve dolayısıyla da kendisini daha üstün gördüğünü dile getirdiği için Allah tarafından lanetlenmiş ve kovulmuştur.[49] O günden sonra da İblis, kıyamet gününe değin Adem'in soyundan gelen insanları kötülüğe teşvik edeceğine dair yemin etmiştir. Bu olay, Kur'an'ın belli başlı ayetlerinde de geçmektedir.

Peygamberler

İshak'ın (İslam'da İsmail), babası İbrahim tarafından kurban edilişi tablosu[50][not 8] Bazıları bu hikayeyi İnsan kurbanından dönüş için uydurulmuş bir mit kabul eder.[51]

İslam'da, diğer Semavi dinlerin de zaman zaman İslam olarak adlandırıldığı, yoldan çıkan ve sapıtan insanları Allah'a çağırmak için bazılarının adı Kur’an'da anılmış olan peygamberler gönderildiğine inanılır. Hristiyanlık ve Musevilikte aziz, din büyüğü, ata ya da siyasi şahsiyetler olarak kabul edilen bazılarından da peygamber olarak bahsedilir[52] ve onlara dair kıssalar büyük benzerlikler gösterir.[53]

İslam’a göre insanın ve peygamberlerin tarihi, ilk insan ve peygamber sayılan Âdem ile başlar.[not 9] Son peygamber ise Muhammed'dir. Kökü ise, inancı açıklamaya gönderilen peygamberler silsilesinin ilk peygamberi İbrahim'e dayanır. Musa ve İsa gibi birçok peygamberin de içinde olduğu bir silsiledir bu. Kur'an'da ise peygamberlerin sayısına dair kesinlik addeden bir ifade bulunmaz ve yalnızca 25 peygamber, ismen anılır.[54]

And olsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. İşte o zaman bunu batıl sayanlar hüsrana uğrarlar. (Mümin Suresi: 78)

Hadislerde ise peygamberlerin sayılarıyla ilgili çokluk ifade eden rakamlar verilir.[53] Bu sayılar, genellikle 124.000 olarak verilir.

Kur'anda 136 kere adı anılan Musa, Altın buzağı için Harun ve İsrailoğullarına öfkelenerek YHVH'nin kendi parmakları ile[55] yazıp verdiği taş tableti kırar. Rembrandt, 1659

İslam'da peygamberlerin birtakım üstün sıfatlar (zekâ, anlayış, doğruluk, günahsızlık vb.) ile donatıldıklarına, mucizeler göstererek insanları doğruya çağırdıklarına, son peygamber olan Muhammed'in geleceğini ve kıyameti haber verdiklerine inanılır. Bunlardan Adem, ilk peygamber olmasıyla; Nuh, "Tufan" adı verilen olayıyla; İbrahim, tevhid mücadelesi ve Nemrud tarafından ateşe atılması olayıyla; Yusuf, kendi adını taşıyan kıssasıyla; Musa, Davud, İsa ve Muhammed ise getirdikleri şeriat ve kitaplarıyla öne çıkarlar. Musa'ya Tevrat, Davud'a Zebur, İsa'ya İncil ve Muhammed'e Kur'an'ın indirildiğine inanılır.

İslam inanışına göre, Kur'an'da adı geçen veya geçmemiş olmasına rağmen daha önceden gelmiş olup da sayıları tam kesin bilinmeyen peygamberden birine bile inanmayan kişi, tam anlamıyla Müslüman olamaz.[56]

İslam'da peygamberlik misyonu iki kategoride değerlendirilir: nebîler ve resuller. Buna göre resuller, kendileriyle birlikte yeni bir şeriat (dinî hükümler, kutsal kitaplar) gönderilen, Allah'ın elçileri olarak tanımlanırlar.[57][53] Her resulün bir nebî olduğu, buna karşılık her nebînin bir resul olmadığı söylenir. Nebîler, şeriat getirmedikleri için kendilerinden önceki son resulün şeriatına uyarlar. Bu anlayışta Muhammed bir resuldür ve İslam şeriatı da son ve geçerli sayılan tek şeriattır.[53][57] Bunun yanı sıra bazı İslam alimleri, bazı peygamberleri ülü'l azm, yani kelime anlamıyla sabırlı, gayretli ve kararlı kimseler olarak sınıflandırmışlardır. Bu peygamberler, inanca göre diğer peygamberlere nazaran daha fazla sıkıntılı, zorluklu ve çileli hayatlar yaşamışlardır.[58] Kur'an'da Ahkaf Suresi'nin 35. ayetinden yola çıkarak İslam alimleri, bu peygamberlerin Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed olduklarını söylemişlerdir.[59]

Muhammed
"Kabe'deki Muhammed" (Siyer-i Nebi, 1595), (Burada, İslami geleneklere uygun bir şekilde yüzsüz bir figür çizilmiştir.)

Muhammed bin Abdullah,[60][61] İslam'a göre son peygamberdir ve kendisine Allah tarafından Kur'an'ın vahyedildiğine inanılır.[60] Resul bir peygamber[60] olarak ortaya koyduğu şeriat, Müslümanlar tarafından uymakla yükümlü olduklarına inanılan son şeriat sayılır. Mekke'de 570 ya da 571 yılında doğmuş, 610 yılında Mekke'ye 5 km uzaklıkta olan Hira Mağarası'nda ilk vahyi almış, Mekkelilerce hakaretlere ve şiddetlere maruz kalmış, bunun için de 622'de Medine'ye göç etmiş, aralıklarla Mekkeli paganlarla savaşmış, 630'da Mekke'yi fethetmiş ve 632'de, Veda Hutbesi'nden sonra Medine'de ölmüştür.

İslam inancında diğer din mensuplarının, önceki peygamberlerin getirdiği dini tahrif etmelerinden dolayı Muhammed'in Allah tarafından aynı mesajın bazı tamamlayıcı değişikliklerle ve mükemmel bir din olarak yeniden gönderildiğine inanılır. Müslümanlar tarafından Muhammed, son peygamber veya ahir zaman peygamberi olarak tanımlanır:

Muhammed yalnızca bir elçi ve peygamberlerin sonuncusudur. (Ahzâb Suresi: 40)

Muhammed'in söz ve fiilleri (hadis ve sünnet), Kur'an'ın yanında ikinci derecede kaynak kabul edilir ve İslam hukukunun iki temel kaynağından biri sayılır.[62][63]

Arapça "Muhammed" yazısı

Kaynaklara göre yaklaşık MS 570 civarında Arabistan'ın Mekke şehrinde, o zamanlar ticaret, bilim, sanat ve kültür merkezlerinin çok uzağında olan, dünyanın geri kalmış bir yerinde doğan Muhammed, hayatının ilk yıllarında hem öksüz hem yetim kalınca, amcası Ebu Talib'in koruması ve gözetimi altında büyüdü. 25 yaşında, Mekke'nin zengin ve dul kadınlarından biri olan Hatice isminde birisiyle evlendi. Kırk yaşında, düzenli olarak bazı geceler inzivaya çekildiği Hira Mağarası'nda iken, Cebrail'in kendisine gelerek Allah'ın ilk vahyini ilettiğini duyurdu. Aldığını söylediği vahiylerle birlikte üç yıl sonra, "tevhit" inancını açıkça ilan ederek insanları, İslam inancına göre diğer peygamberlerin de daha önceden öğrettiği şekilde İslam'a davet etmeye başladı. İslami kaynaklar, okuma ve yazmasının olmadığını söylerler.

Başlarda Muhammed kendisine az sayıda destekçi buldu ve kimi Mekkeli kabilelerin ve hatta akrabalarının düşmanlıklarıyla karşı karşıya kaldı. Kendisine ve kendi inancını benimseyenlere yapılan eziyetten kaçmak için ilk önce bazı Müslümanları 615 yılında Habeşistan'a gönderdi, ardından 622'de destekçileriyle birlikte Medine'ye göç etti. Hicret adı verilen bu olay, daha sonradan Hicrî takvim olarak da bilinen İslami takvimin başlangıcı kabul edildi.

Medine'ye geldiğinde Muhammed, Medine Sözleşmesi ile birlikte kabileleri tek bir çatı altında topladı, bir devlet sistemi oluşturdu ve İslam'ı buradan yaymaya devam etti. Mekkeli kabileler ile aralıklarla sekiz yıl süren çatışmaların ardından, büyük bir Müslüman ordusu kurarak 630'da kansız bir şekilde Mekke'nin kontrolünü eline geçirdi. Ayrıca yaşamının son dönemlerinde Habeşistan Krallığı, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, Mısır, Çin ve Sasani İmparatorluğu başta olmak üzere birçok devletin hükümdarlarına elçiler aracılığıyla İslam'a davet mektupları gönderdi. Muhammed 632'de Medine'de öldüğünde, Arap Yarımadası'nın tamamını fethetmiş ve bölgenin yine neredeyse tamamı İslam'ı benimsemişti.

Sana'a el yazmaları. UV ışık kullanılarak ortaya konan "altmetinler" günümüz Kur'anlarından çok farklıdır. Gerd R. Puin bunun gelişen bir metin anlamına geldiğine inanıyordu.[64] Benzer bir ifade "Lawrence Conrad" tarafından Muhammed'in biyografisi için kullanılır. Çünkü O'nun incelemelerine göre H. ikinci yüzyıla kadar Peygamber'in doğum tarihiyle ilgili İslami bilimsel görüş, 85 yıllık bir çeşitlilik sergilemişti.[65]

Kutsal metinler

Müslümanlar, Allah'ın peygamberleri aracılığıyla içinde doğru yolu, iyiliği ve kurtuluşu gösteren ayetler ve sözler bulunduğuna inandıkları dini metinlere inanırlar. Bunlar Adem, Şit, İdris ve İbrahim'in sahifeleri (suhuf) ile Musa, Davud, İsa ve Muhammed’in Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an ismi verilen kutsal kitaplardır.

Kur'an

Kur'an, İslam peygamberi Muhammed'e Allah tarafından melek Cebrail aracılığıyla gönderildiğine inanılan kutsal kitaptır.[66][67] Müslümanlar, "Hiç şüphe yok ki, bu kitabı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr: 9)" ayetine dayanarak Kur'an'ın orijinal olduğuna, değiştirilmediğine inanırlar.[68]

İslam'a göre, Allah'ın son elçisi olarak seçtiği Muhammed'e 22 yılda vahiyle bildirilen Kur'an, Allah'ın son sözünü ve iradesini içerir. İçinde, Allah'ın isteklerini ve emirlerini dünyaya bildiren ayetler vardır. Arapça bir sözcük olan Kur'an, "okumak, ezbere okumak" anlamlarına gelir.[69] Müslümanlara göre Kur'an, Allah'ın insanoğluna göndermiş olduğu harfi harfine sözüdür.[70]

Nuh'un gemisi, Zübdetü't-Tevarih. Gılgamış Destanı Tevrat ve Kur'an'da yeniden işlenir.[71][72] Ancak gemi, Tufan sonrasında Tevrat yazarlarına göre Ararat dağına oturduğu halde, Kur'anda Cudi dağına oturtulur.

İslam geleneğine göre Muhammed, bir gece Mekke'ye yukarıdan bakan Hira Mağarası'nda tefekküre dalmış iken, Cebrail ona görünüp onu peygamberliğe davet etti ve "Oku!" dedi. Bunu, Kur'an'ın ilk vahyi olan, Alak Suresi'nin ilk beş ayeti izledi. Kur'an'ın tamamı, uzun bir dönem boyunca Muhammed'e indirildi; bu yüzden kademeli olarak başkalarına okuyabildi. Çoğunu Muhammed'in vecit halindeyken aldığı vahiyler, 610'da gelmeye başladı ve 22 yıl sürdü. Başlangıçta Muhammed, bu vahiyleri ezberledi ve sözlü olarak aktardı. Sonrasında takipçileri bunları ezberledi. Fakat sonunda vahiyler, Muhammed'in kendi izni ve kontrolü dahilinde, bazen Muhammed'in katipleri tarafından, bazen de takipçileri tarafından yazıya geçirildi.[70]

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. (Alak Suresi ilk 5 ayet)

Biz Kur'an'ı, insanlara dura dura okuyasın diye ayet ayet ayırdık ve onu peyderpey indirdik. (İsra Suresi: 106)

İslam öncesi Araplar, ağaçlar, kuyular ve dağlara ilişkin kıssa ve mitolojiler kurgulamış; Safa, Merve, Ebû Kubeys, Arafat, Mina ve Müzdelife'de bulunan kaya ve dağlara ilişkin kültler oluşturmuşlardı. Kur’an, bir kısım çoktanrılı tapınmaları kaldırmasına rağmen, kökleşmiş Arap mukaddesatıyla çatışmamış, aksine büyük oranda bu ritüelleri devam ettirmiştir.[73] Kur'an'da dini emir (farz) ve yasaklar (haram), sosyal düzenlemeler, nasihatler, teşvik ve korkutmalar ile önceki peygamberlerin hikâyeleri içerik olarak önemli yer tutar. İslam inançları ve şeriatın ana kaynağı Kur'an'dır.

Kur'an ayetleri, sure adı verilen bölümleri oluşturur. Kur'an'da toplam 114 sure bulunmaktadır.[66] Kronolojik olarak Kur'an'ın ilk yazılan ayetinin Alak Suresi'nin birinci ayeti olduğuna inanılır; son ayet ise Maide Suresi'nin 3. ayetidir.

...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim... (Maide: 3)

Kur'an'ı oluşturan sureler ve ayetler, kronolojik olarak ya da konuya göre değil, genel olarak uzunluğuna göre düzenlenmiştir. Uzun sureler Kur'an'ın başında bulunurken, daha kısa olanlar sona doğru düzenlenmiştir. Bir bütün olarak sureler, çeşitli konuları ele alırlar; ibadetler, siyaset, evlilik, aile yaşamı, muhtaçlara yardım, hijyen, ekonomi konularında yol gösterir. Kur'an'daki bazı sureler, Muhammed'in Mekke'de veya Medine'de bulunma dönemlerine bakılarak Mekke sureleri veya Medine sureleri olarak adlandırılır. Bunun yanı sıra, hem Mekke'de hem Medine'de belirli ayetleri inen sureler de bulunmaktadır. Kur'an'da bazı ayetler çok ritmiktir ve mecazla doludur. Hatta birçoğu yeminlerle başlar.[74]

Müslümanlara göre Kur'an, Allah'ın insanoğluna gönderdiği son vahiydir.

Kur'an ayetlerinin ne şekilde anlaşılması ve yorumlanması gerektiği ile ilgili mezheplerin değişik görüşleri olmuştur:

  • Kur'an ayetlerinin yorumlanmasına karşı çıkan ve sadece anlaşıldığı üzere ve dış şekliyle tatbik edilmesi görüşü: Selefilik ve Zahirilik.
  • Ayetlerde derin anlam ve işaretlerin bulunduğu ve asıl anlamlarının bunlar olduğu görüşü: Batıni, Tasavvufi ve Hurufilik.
  • Ayetlerin akıl ile yorumlanması: Akılcılar (Mutezile)
  • Ayetlerin akıl ve nakil ile birlikte yorumlanması: Hanefilik
  • Ayetlerin nakil ile yorumlanması: Nakilciler ve Sünniler (hadis ve sünnetçiler).
  • Nakli reddeden ve sadece Kur'an'ı kaynak kabul edenler: Kur'ancılık

Kıyamet ve ahiret

Melek İsrafil (El-Kazvinî, 1270) İsrafilin İslam dışındaki meleklerden Uriel,[19] veya Raphael'in karşılığı[22] olduğu ileri sürülür.

İsrafil (Arapçaإسرافيل), İslam inancına göre dört büyük melekten birisidir ve kıyametin başlangıcı için Sûr adı verilen boruyu üfler. Buna göre İsrafilin ilk üflediğinde kıyamet kopacak, ikinci üfleyişinde ise diriliş ve ahiret yaşamı başlayacaktır.

İslam'a göre kıyametin vaktini istisnasız sadece Allah bilir denir. Ancak aynı zamanda Muhammed bir Ahir zaman peygamberi olarak bilinir ve İslamda Kıyametin her zaman çok yakın olduğuna inanılmıştır.

Kur'an'ın pek çok ayetinde kıyamet gününden, o gün gerçekleşecek olan yıkıcı ve korkutucu doğa olaylarından bahsedilir ve hatta ''Kıyamet'' adında bir sure de bulunur.[75]

Dünyanın sonu olan Kıyamet gününe, yeniden dirilişe ve hesaba çekilme zamanı olan ahirete iman etmek, İslam'ın temel inançlarındandır. Ahiret günü, Allah'ın insanları yeniden diriltip bir arada toplayacağı gündür. O gün insanlardan bazıları, nimetleri bol olan Cennet’e ya da elem verici bir azabın olduğu Cehennem'e gireceklerdir. Kur'an'da ahirete iman, çeşitli ayetlerde vurgulanmış, Bakara Suresi'nin 62. ayetinde ise Allah'a inançla birlikte insanların kurtuluşa erecekleri belirtilmiştir:

Muhammed'in Ahiret gezisi; Cehennem Antik İsrail’de yaratılan dehşet ve korku unsurlarının (Ge–Ben Hinnomda, yakılarak Molek'e Kurban sunulan çocuklar (Yeremya 32:35)) evrimi ile ilgiliydi.[76] Kur’anın Cehennem’inde Molek Malik'e dönüşür.[77] (Minyatür, 15. yüzyıl)
Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır. (Bakara: 62)

İslam görüşlerine göre İslam, kendinden önceki İbrahimî dinlerin hükmünü kaldırmış ve hangi dine mensup olunursa olunsun, insanların tümü İslam'a girmekle yükümlüdürler. İslam gelmeden önceki semavî dinlere mensup olanlardan Allah'a ve ahirete inanıp iyi işler yapan insanların, tıpkı İslam'da olduğu gibi kurtuluşa erecekleri belirtilmektedir. İslam bilginleri, Bakara Suresi'nin 62. ayetini de böyle yorumlamışlardır. Zira inanca göre, İslam geldikten sonra dahi İslam'ı kabul etmeyip kendi ölçüleri çerçevesinde Allah'a ve ahirete inananlar kurtuluşa eremezler.[78] İslam'da kurtuluşa ermenin birincil yolu, Allah'a ve onun son elçisi olarak inanılan Muhammed'e iman etmektir. İslam'daki bu birincil iman ve kurtuluş yolu, kelime-i şehadet adı verilen sözde toplanmıştır.[79] Dolayısıyla Kur'an'ın bazı ayetlerinde, ehl-i kitap olarak adlandırılan Yahudilerin ve Hristiyanların İslam'a dönmedikleri sürece kurtuluşa ermeyecekleri söylenir:

Harici video
"Sırat Köprüsü İnancı"nın Kökeni ve Diğer Versiyonları (Diamond Tema, YouTube, 13 Temmuz 2019)
Şüphesiz, inkar eden kitap ehli ile Allah'a ortak koşanlar, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratıkların en kötüsüdürler.(Beyyine Suresi: 6)

Kader

Kadere iman; hayır veya şer olsun, her işin Allah'ın irade, takdir ve yaratmasıyla olduğuna inanma şeklinde tarif edilir. Sünni İslam ilahiyatında, Allah'ın ezelî ve ebedî ilmi ve bilgeliğinin gereği olarak her şeyin onun bilgisi dâhilinde olduğuna ve bu bilgilerin miktar, ölçü anlamında bir deyim olarak Kur'an'da da geçen, “Levh-i Mahfûz”da yazılı kader olduğuna, zamanı geldiğinde de bu bilgilerin tasarımdan fiile çıktığına (kaza) inanılır.

Kader, Kur'an'da imanın bir unsuru ve parçası olarak geçmez. Bununla birlikte, Cibril Hadisi'nin bazı sürümlerinde, Muhammed imanı tanımlarken kader de geçmektedir.[80] Kadere iman, Sünni İslam âlimleri tarafından imanın şartlarından birisi olarak görülür iken, Şiilikte iman esaslarından değildir.

Kader, kelamcılar arasında en çok tartışılan konulardandır. Kaderin iman tanımı içerisinde geçip geçmemesi gerektiği yanında, kadere karşı insan iradesinin gücü, kaderin değişip değişmeyeceği ve kader karşısında insanın sorumluluğu gibi konular uzun tartışmalara sebep olmuştur.

Mutezile ve Kaderiyye mezhepleri, katı kaderci Cebriyye mezhebinin tam karşısında yer almış ve kaderi reddetmişlerdir. Sünni mezhepleri ise kadere inanmayı esas almakla birlikte, kelamcı gelenek, bu inanışı insanın iradesi ile dengelemeye çalışan açıklamalara yer vermişlerdir.

Şiilikte (Şîa)

Şiilik, Muhammed'in ölümünden sonra devlet idaresinin Ali'ye ve onun soyundan gelenlere ait olduğuna inanan mezheptir.

Şii mezhebinde, Gâdir-î Hum'da yer alan Ali'nin seçilmesi (İlhanlılar dönemi el yazması görseli)

Şiilikte inanç esasları, usul-i din olarak adlandırılır ve genellikle beş unsur ile tanımlanır:[33]

  1. Tevhid: Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak.
  2. Adalet: İyi ve kötü olan şeylerin bir hikmetinin olması ve olayların arkasındaki hikmetin Allah tarafından bilinirken, her zaman insanlarca anlaşılabilir bir mahiyette olmaması ve iyi ile kötü şeylere karşı Allah'ın insanlara iyi olanları yapmalarını emretmesi ve bunun karşılığında onları mükâfatlandırmasıdır. Adalet, Şiilikte özel bir anlam içerir. Şiilikte eşyanın bazısının doğası hasebiyle içten iyi, bazısının ise kötü olduğu inancı mevcuttur. Olayların arkasında her daim gizli bir hikmet yatmaktadır ve kul, her ne kadar bu hikmete nail olmaya çalışmalıysa da bunu tamamen anlaması pek mümkün değildir. Kişilerin yaptıkları eylemlerde hür olduklarının, Allah'ın da adalet sıfatı sebebiyle kişilerin iyi eylemlerine iyi, kötü eylemlerine karşı kötü bir sonuç yaratmasının "zorunluluk" olduğu görüşündedirler. Yani Allah, adalet sıfatından dolayı iyiliği her daim iyilik, kötülüğü ise her daim kötülük ile sonlandırır.
  3. Nübüvvet: Peygamberlere iman etmek.
  4. İmamet / Hilâfet: Allah'ın ehl-i beytten olan belirli şahısları insanlığın önderi (imam, halife) olmak için önceden seçtiğine inanmaktır. Bu inanç dolayısıyla, Sünnilikte bir çeşit kutsallık atfedilen Ali'den önceki halifeler (Ebu Bekir, Ömer, Osman) ve Muaviye sonrası ehl-i beyt soyuna halifeliği teslim etmeyen kişiler, makamı gasp eden ve ehl-i beyte zulüm ve haksızlık yapan kişiler olarak tanımlanırlar ve onlardan uzak durulur (Teberra). Şii inancında Ali ve onun soyundan olan belirli kişilerin gerçek imamlar olduğuna, bunun dinî bir gereklilik olduğuna inanılır ki, bu, gerekli vasıflara uyan herkesin imam olabileceğini öne süren Sünni fikriyatından çok daha farklıdır ve iki mezhep arasındaki en büyük farktır. İmamet unsuru Şiilikte iman esaslarından biridir. Şii mezheplerinde imamet konusu, yorumlama ve kimlerin imam sayılıp sayılmayacağı hususları bazı farklılıklar arz eder. Şiilikte imamların masumiyeti, yanılmazlığı, sözlerinin dinde delil kabul edilmesi sebebiyle konu ayrıca önemlidir.
  5. Mead: Kıyamet gününe inanmak.

Bunların dışında şart olarak sıralanmasa da, Şiilerde meleklere ve kutsal kitaplara inanılır.

İbadetler (kulluk, tapınma)

Sünnilikte

Camide dua eden bir Müslüman

İslam'da, inanan insanların Allah'a ibadet etme ile ilgili birtakım dini yükümlülüklerinin bulunduğuna inanılır. Bununla beraber bu yükümlülükler, mezhepten mezhebe değişir. Namaz, oruç, hac ve kurban kesme gibi bazı ibadetler, İslam öncesi Araplarda veya diğer toplumlarda da bulunmaktaydı. İslamiyet bu tapınmaların çoğunu korumuş, bazılarını yeniden düzenlemiş, bazılarını ise kaldırmıştır.

Sünni İslam anlayışına yol gösteren bir hadise göre, İslam'ın beş şartı bulunur ve inananlar için bunları yerine getirmek farzdır, yani zorunludur. Bu yükümlülükleri terkedenler, İslam'da büyük günah işlemiş olurlar ve bazı durumlarda cezalandırılırlar. Örneğin, Sünni İslam'ın dört fıkhi mezhebine göre de namaz ibadetini terk eden Müslümanlar cezalandırılırlar. Bu yükümlülüklerin buluğ (ergenlik) çağı veya reşit olma ile başladığına inanılır.

Abdullah bin Ömer'in rivayet ettiği 'Cibril Hadisi'nde melek Cebrail, sahabelerden birinin kılığına bürünerek Peygamber ve arkadaşlarını ziyaret eder ve Peygamber'e çeşitli sorular sorar:[81][82]

« "Bir gün Rasûlullah'ın yanında bulunduğumuz sırada aniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve "Ya Muhammed! Bana İslam'ın ne olduğunu söyle!" dedi. Rasûlullah, "İslam, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın resulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir." diye buyurdu. O zat, "Doğru söyledin." dedi. Babam da (Ömer bin Hattab) dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu." »

Namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerin zamanları ve miktarları, İslam mezheplerinde bazı farklılıklar gösterir. Kişi, yaptığı her ibadetle sevap kazanırken, farz olmasına rağmen yapmadığı ibadetlerle günaha girer.[83]

Bu değerlendirmelerin pratik uygulamada karşılıkları da bulunabilir. Buna göre İslam'da namaz, oruç veya zekat gibi ibadetlerin terki durumunda uygulanacak şer’i ceza işlemleri ve kişinin cezaen öldürülmesi sonrasında, bu kişilerin cenazelerine yapılacak işlemleri de şekillenir. Şöyle ki bu kişiler, mürted kabul edildiklerinde cenaze namazları kılınmaz, Müslüman mezarlığına gömülemez, miras bıraktıkları devlet hazinesine kalırlar.[84][85][86] Fıkıhçılar ve İslam alimleri, İslam'ın beş şartını kabul etmesine rağmen, maddi imkanlar sebebiyle zekat veremeyen ve hac görevini yerine getiremeyen Müslümanların günahkar olmadıklarını söylemektedir.

Hanefilere göre İslam'ın uygulanmasına dair ihmal veya ret içeren eylemlerde, kişinin kanatılıncaya kadar dövülmesi veya ölünceye kadar hapsedilmesini de içeren tazir cezaları ile cezalandırılması gerekir. Ayrıca öldüklerinde cenazelerine Müslüman cenazesi muamelesi yapılır.[87][88][89]

Şafii ve Maliki mezheplerine göre ise namazı terk etmek, ceza miktarı ve şekli Kur'an ve sünnetle belirlenen suçlardandır ve terk eden, “had” uygulanarak öldürülür. Ancak cenazelerine Müslüman cenazesi muamelesi yapılır, miras bıraktıysa mirasçılarına paylaştırılır.[87][88]

Hanbeli mezhebinde ise namazı terk eden ve bunda ısrarcı olan kişiler, mürted kabul edilerek mürtedlere kılıçla öldürme şeklinde uygulanan “had cezası” tatbik edilir, cenaze namazı kılınmaz ve ceset, Müslüman mezarlığına gömülmez.[88][90]

Kelime-i şehadet

Kelime-i şehadetin okunuşu

İslam'ın ilk şartı, Tanrı olarak sadece Allah'ın varlığına ve Muhammed'in de onun elçisi olduğuna tanıklık (şahitlik) etmek anlamına gelen kelime-i şehadeti dile getirmektir.

Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine tanıklık ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. (Kelime-i şehadet)

Namaz

Sünni (solda) ve Şii (sağ) Müslümanlar cuma namazında (Tahran, İran, 2018). Şiiler, namazda ellerini yana salar iken, çoğu Sünni Müslüman ellerini önde bağlar.
Cemaatle namaz kılarken secdeye giden Müslümanlar

Namaz (Arapça: صلاة, Salah), İslam'ın her inanana farz kıldığı bir ibadettir. İslam'ın en önemli, en temel ve olmazsa olmaz ibadeti olarak kabul edilir.[91] Kur'an'da günün belli vakitlerinde,[92][93] abdestle birlikte[94] duaya (salat) kalkılması ifadesi bulunur. Kur'an’a göre namaz, Allah'ı anarak teslimiyetin gösterildiği bir arınma biçimi ve İbrahim Peygamber'e öğretilen bir ibadet şeklidir.[94][95]

Farz, fıkıh dilinde Kur'an'ın açık olan ve yoruma dayanmayan emirlerine denir. Günlük 5 vakit namazın farz olduğu inancı, Kur'an ayetlerinin yorumu ve hadislere dayanan Sünni İslam toplumlarınca benimsenen bir uygulamadır.[96] Buna göre İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünniler, günde sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere 5 vakit namaz kılarlar.

Sünni mezhebine göre günlük 5 vakit namaz, Miraç olayında bizzat Allah tarafından Muhammed'e ve onun ümmetine emredilmiştir. Dolayısıyla bu gruptaki Müslümanlar, 5 vakit namazın Cebrail aracılığıyla değil de bizzat Allah'ın kendisi tarafından bildirildiğine inandıkları için namaza çok önem verirler.[97]

Şiiler ve Kur'ancılar ise (hadislerin dini referans olmasını reddeden grup), günde 3 vakit namaz kılarlar.[98] Ancak bu üç vakit namazın hangileri olduğu konusu da çok açık değildir.[99][100][101] Örneğin bu üç vakitte bir anlayışına göre öğle-ikindi, akşam-yatsı ve sabah olarak; bir başka uygulamada ise akşam, yatsı ve sabah olarak rastlamak olasıdır.[102] Prof. Dr. Süleyman Ateş'e göre Kur'an'da geçen namazlar sabah, akşam ve gece namazından (teheccüd) ibarettir.[103] Alevilikte ise namaz reddedilmemekle birlikte, herhangi bir şart (vakit, şekil, kıble, vb.) belirtilmemiştir.[104]

İlk olarak, camilerde ezan okunması ile Müslümanlar namaza davet edilir. Müslümanlar, dilerlerse namaz kılmak için bir camide toplanır; ama isterlerse tek başına ya da grup halinde herhangi bir temiz yerde de kılabilirler. Namazdan önce abdest alınır. Abdest alınmadan namaz kılınamaz. Abdest ile eller, ağız, burun, yüz, kolların dirseklere kadar olan bölümü, başın (veya saçın) belli bir kısmı, ayaklar ve topuklar yıkanır ve böylelikle temizlenilir. Bu ritüelin şekli ve uygulanışı mezheplere göre bazı değişkenlikler gösterebilir.[105] Abdest alındıktan sonra Müslümanlar, yüzlerini İslam'ın en kutsal kenti olan Mekke'deki Kabe'ye çevirip namazlarını kılmaya başlarlar. Bu yön, camilerde mihrap olarak bilinen süslü bir yapıyla gösterilir. Cami dışındaki Müslümanlar ise, genellikle bir seccade üzerinde namaz kılarlar ve bu da, namazın temiz bir yerde kılındığının bir işaretidir.[106]

Oruç

Ramazan ayında oruç tutan Müslümanlar, toplu bir şekilde iftar saatini beklerken. (Kahire, Mısır)
Sultanahmet Camii'nde toplu bir iftar sofrası (İstanbul, Türkiye)

Oruç, niyet edip imsak vaktinden (alacakaranlık) akşam günbatımına dek, bir şey yiyip içmemek ve her türlü cinsel aktiviteden uzak durmak olarak tanımlanır. Oruç tutmak, sadece Ramazan ayı boyunca farz kılınmış, bayram günleri haricinde de faziletli ve sevaplı olarak görülmüştür.[107] Kur'an'da oruç, Bakara Suresi'nin şu ayetleri ile emredilmiştir:[108][109]

Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. (Bakara: 183)

Oruç, sayılı günlerdendir. Sizden kim hasta ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise, bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa, o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. (Bakara: 184)


(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (Bakara: 185)

Hicri takvime göre Ramazan ayında Müslümanlar, mazeret olmadığı sürece, farz olan oruç tutma ibadetlerini gerçekleştirirler. Şafaktan gün batımına kadar oruç tutmak; akut veya kronik hastalığı olan, seyahat eden, aşırı yaşlı, emziren, hamile, şeker hastası ve ergenliğe girmemiş olan kişiler dışında tüm Müslümanlar için farzdır (zorunludur). Şafak öncesi yemeğe sahur, orucun bozulduğu akşam yemeğine ise iftar denir.

Orucun manevi mükafatlarının (sevap) Ramazan ayında katlanarak arttığına inanılır.[110] Bu inanca göre Müslümanlar, sadece yiyecek ve içecekten değil, aynı zamanda tütün ürünlerinden, cinsel ilişkilerden ve günahkar davranışlardan da kaçınırlar; bunun yerine kendilerini daha çok namaza ve Kur'an okumaya adarlar.

Müslümanlar, Kur'an'ın Ramazan ayında (Kadir Gecesi) inmeye başladığına inandıkları için bu aya çok değer verirler. Bu ay süresince her gün şafak sökmeden önce toplanıp sahur adı verilen bir yemek tüketilir. Sahur zorunlu bir uygulama değildir; ancak Muhammed Peygamber'in bir sünneti olduğu için ve sahur hakkında da bazı hadisleri bulunduğu için, Müslümanların çoğu da bu sünnete uyarak sahur yaparlar.[111][112] Akşam karanlık çöktükten sonra da, iftar adı verilen daha büyük bir yemekle oruçlar açılır. Bunların yanı sıra, Ramazan'da teravih namazı kılmak, Kur'an'ı baştan sona okumak gibi bazı dini ritüeller de vardır.

Ramazan, Şeker Bayramı ya da Ramazan Bayramı denilen özel bir bayramla sona erer. Bayram, bir ay boyunca sürmüş olan oruç tutma ibadetinin sonudur ve bayramın 1. günü oruç tutulmaz; kimilerine göre mekruh, kimilerine göre ise haramdır.[113] Bayram, bir mükafat niteliği taşımaktadır.[114]

Zekât

Zekât, dini terminolojide "asli ihtiyaçlar" dışında nisap miktarı mala sahip olan ve zengin sayılan her Müslümanın, bu zenginliği üzerinden 1 tam yıl geçtiğinde vereceği, şartları ve oranları belirlenmiş zorunlu bir ödemeyi ifade eder. Ayrıca ödenmesi mecburi olmayan, belirli şartlarla kısıtlanmayan bağışlar için de sadaka ifadesi kullanılır. Kur'an'ın Tevbe Suresi 60. ayetinde zekatın verileceği sayılırken, kullanılan kelime ise bu anlayışın aksine sadakadır.

Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekat toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda mücadele edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe: 60)

Fıkıhta kişinin zengin sayılması için ev, bina, elbise, ev eşyaları, bir yıllık yiyecekleri gibi asli ihtiyaçları dışında sahip olması gereken 80 gr altın veya eşdeğer mal miktarına nisap denir. Asli ihtiyaçlar kişinin yaşadığı zaman, mekan, sosyal çevre ve anlayışa göre değişkenlik gösterir.

Müslümanlar arasında zekat bir vergi midir, yoksa bir ibadet midir tartışması bulunur.[115][116][117][118] Zekatın bir vergi olduğu anlayışına göre, şeriat yönetimi altında bulunmayan Müslümanların, yaşadıkları ülkenin vergi yasalarına göre vergi ödedikleri için dini açıdan ayrıca zekat ödemelerine gerek bulunmamakta, ibadet olarak değerlendirilmesi durumunda ise ödemeleri gerekmektedir. Zekatın şartları ve miktarı belirli, zorunlu bir ödeme türü olması onun "bir çeşit vergi" olarak anlaşılmasının temel dayanağıdır.

Hac

Mekke'deki Kâbe'yi tavaf eden, ibadet eden Müslümanlar. Hac, İslam dininde önemli bir ibadettir.

İslam'da hac, Hicri takvime göre Zilhicce ayında Arafat Dağı'nda dua edilmesi, Kabe'nin ziyaret edilmesi, şeytan taşlama ve kurban kesilmesi gibi bazı uygulamaların belirli kurallar içinde ve bir arada yapıldığı, ayrıca yalnızca zengin olan Müslümanlara farz olan bir ibadettir. Şeriat hukukunda namaz, oruç, zekat gibi farz kabul edilen dini hükümleri yapmayanlar veya terk edenler için belirli cezalar öngörülür iken, maddi durum yetersizliği nedeniyle hac yapmayanlar için benzer yaptırımlardan söz edilmez. Kur'an'da şu ayetler ile hac emredilmiştir:

Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız, artık size kolay gelen kurbanı gönderin. Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa, fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. Kurban bulamayan kimse; üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman tam on gün oruç tutar. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve Allah'ın cezasının çetin olduğunu bilin. (Bakara 196)

İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin. (Hac 27-28)

Hac, Kâbe'nin yanı sıra diğer bazı kutsal yerlerin birlikte ziyaret edilmesi iken; umre ise sadece Kâbe ziyareti olarak tanımlanır.[119]

Mîkât; hacca başlarken ihram (hac yaparken giyilen dikişsiz beyaz örtü) giyilen, bitişinde de çıkartılan yere denir. Hacda Kâbe ziyaret edilir, tavaf yapılır, Safa ile Merve arasında gidip gelinerek sa'y yapılır, Arafat Dağı'nda vakfe yapılır, Minâ denilen yerde şeytan taşlanır ve ardından kurban kesilir.[119] İslam dünyasının hac günü, Hicri takvime göre Kurban Bayramı'na denk gelen 10 Zilhicce’dir.

Şiilikte İslam'ın şartları

Şiilikte Füru-ı Din denilen dini emirler, Sünnilikte farz olan namaz, oruç, hac ve zekâta ilave olarak Hums, Cihat, Emr-i bi'l ma'rûf ve Nehy-i anil münker, Tevella ve Teberra olarak sıralanır.

Hums

Şiîlikte sahip olunan eşyanın veya kârın beşte birlik değerine denk gelen bir vergidir. Dayanağı Enfal Suresi'nin 41. ayetidir:

Allah’a ve ayırım günü, yani iki topluluğun karşılaştığı gün, kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz, biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah her şeye kadirdir.

Sünnilikte hums, "ganimet malı" olarak savaşta el konulan malların Beyt-ül mal denilen devlet hazinesine devredilmesinden ibarettir. Nereye harcanacağına da emir sahipleri olan yöneticiler karar verir. Şii inancında ise bu vergii Muhammed'in bir yakını veya soyundan gelen bir kimse,[120] yetimler, ihtiyaç sahipleri veya yurdundan ayrı düşmüş ve yurduna dönecek maddi imkânı bulunmayan kişilerin hakkı olarak tanımlanır.[121]

Ayette geçen "ganimet" sözcüğü, Şiilerde genel bir "kâr"ı ifade eder ve bu sebeple kârın söz konusu olduğu her durumda beşte birlik bir kısım vergi olarak ayette belirtilen yerlere verilmelidir.[121]

Cihat

Emr-i bi'l ma'rûf ve Nehy-i anil münker

İyiliği emretmek ve kötülükten menetmek demektir. İnananların diğer kişileri Allah'ın emrettiklerine davet etmesi, iyi şeyleri emir veya nasihat etmesi, kötü şeylerden ise alıkoyması, menetmesidir. Bu iki kural, Kur'an'da anlamsal açıdan benzer şekillerde birçok yerde (Âl-i İmrân Suresi ve Tevbe Suresi gibi) geçmektedir.

Tevella

Ehl-i beyt ve takipçilerini sevmek olarak yorumlanır. Şiilikte imamet/hilâfet inanç esasları arasında yer alır ve Muhammed sonrasında Ali üzerinden 12 imam denilen Muhammed'in soyu devam eder. Şiilikte bunları, takipçilerini, sevenlerini sevmek (veli-dost edinmek) şarttır. Şura Suresi'nin 23. ayetine dayandırılır:[122]

Allah’ın, iman edip dünya ve ahirete faydalı işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu! De ki: “Sizden akrabalık (yakınlık) sevgisinden başka bir karşılık istemiyorum.” Kim çaba harcayıp bir iyiliği gerçekleştirirse, bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır ve iyiliği asla karşılıksız bırakmaz.

Şiiler, ayette geçen "yakınlar" sözcüğünü ehl-i beyt ve soy anlamında anlamışlardır.

Teberra

Ehl-i beytin düşmanı olan kişileri sevmemek, inananların ehl-i beyti sevmeyenleri sevmemeleri, ehl-i beyt düşmanlarına düşman olmaları anlamına gelir ve Şiilikte önemli bir yere sahiptir.

Bu anlayış sebebiyle Şiiler, Sünnilikte sahabe olarak bir çeşit kutsallık atfedilen ilk Müslümanlardan bazılarına karşı nefret olarak tanımlanabilecek bazı antipatik duygular gösterirler. Anlayışın etkileri hadis gibi dini referanslarda görülebileceği gibi günlük yaşamda da, örneğin çocukların isimlendirilmesi gibi hususlarda da net olarak görülür. Yine bu sebeple Şii ve Alevi inancına mensup olan Müslümanlar, geleneksel olarak Allah ve Muhammed adının yanında, ilk halifeler olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın adlarının da süsleme olarak duvarlarına asıldığı Sünni ibadethanelerine gitmezler.

Toplumsal yapıyla ilgili düzenlemeler (Şeriat)

Şeriat (Arapça: شريعة), "İslam hukuku" anlamında olup, İslam dinindeki ibadetler, muameleler ve cezaları içerisine alan, dini hukuka ait tüm kavram ve kurallara verilen isimdir. Şeriat için Kur’an temel kaynaktır ve Kur'an'da geçen emir ve yasaklar temelinde kararlar alınır.[66] Şeriatın ikinci kaynağını hadisler oluşturur. Bazı İslam hukuku ekolleri, Kur'an'da geçmemekle birlikte Kur'an'da geçen bir başka emir veya yasakla aynı illete (sebebe) dayanan konularda da Kur'an'daki emir veya yasağa kıyas yoluyla karar verirler. Klasik şeriat uygulamaları, farz sayılan ibadetlerin terkini dinden çıkma sayıp onlar için ölüme varan şiddetli cezalar öngörmekte iken, insan hakları kavramının gelişmesi ile İslam ülkelerinde ibadetlerin mükafat veya cezasının uhrevi olarak değerlendirildiği, daha seküler veya kısmi şeriat uygulamaları ön plana çıkmaktadır.

Kaynak ve yerel anlayışların etkisi: Özel durumlar dışında haram ve helal yiyeceklerin belirlenmesinde, Şafiî ve İbn Kudame gibi bazı fakihler haram ve helalliğin kriterini "Arabın tabiatına uygunluk ve aykırılık" ile sınırlamışlardır.[123] Patricia Crone, şeriat hukukunun Muhammed'in gelenekleri üzerine değil, İskender döneminde geliştirilen Yakın Doğu'nun yasası üzerine kurulduğunu iddia eder. Onun savunmasına göre Müslümanlar, bu yasayı Allah adına eleyip sistemleştirmiş ve kendi imajlarıyla damgalamıştı.[124] Genel olarak Emevi hilafeti ve özellikle Muaviye'nin kullandığı bu eyalet yasası, ulema tarafından uzun bir uyarlama döneminden sonra, şimdi şeriat dediğimiz uygulama haline geldi.[125]

  Yargıda şeriatı uygulamayan İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler
  Şeriatı kısmen (kişisel durumlarda: evlilik, boşanma, miras ve velayet) uygulayan, bunun dışında uygulamayanlar
  Şeriat kanunlarını bütünü ile kabul eden ülkeler
  Şeriatı bölgesel farklar gözeterek uygulayan ülkeler

Günümüzde İslam İşbirliği Teşkilatı'na üye olan ülkeler arasında şeriatı hiçbir şekilde uygulamayan, kısmen veya tamamen uygulayan veya bölgesel farklılıklarla birlikte uygulayan ülkeler bulunur. Şeriat uygulayan ülkeler, uluslararası örgütlerden insan hakları, eşitlikler, kadın hakları, çocukların korunması, bireysel tercihler ve kişi hak ve özgürlüklerinin korunmaması gibi konularda şiddetli eleştirilerle karşılaşmaktadırlar.[126] Şeriat ile Batı hukuk anlayışı arasında İslam'ın bireysel haklar ve özgürlükler kavramına yer vermeyişi, önemli bir çatışma kaynağı olarak öne çıkmaktadır.[127]

Klasik şeriat uygulamalarından bir kısmı, insan haklarına karşı ciddi ihlaller içermektedir.[128] Bunlar, insanların ilhad, irtidat veya fasıklık gibi tanımlamalar ile etiketlenerek suçlu ilan edilmeleri ve bunlara verilen öldürme[129][130] ve diğer cezalar[131][132][133][134] ile kadının sosyal statüsünü aşağıya çeken, kadınların evlerinden dışarıya izinsiz çıkışlarının ve sosyal hayata katılımlarının yasaklanmasını da içine alan "tesettür-hicap" uygulamalarıdır.[135]

Din savaşları başlatma ve organize etme ve bunun sonucunda da savaş ganimeti olarak değerlendirilen sivillerin, cinsel fiillere açık şekilde köle ve cariye olarak kullanılması -ki bu efendilerin doğal hakkı olarak görülürdü- gibi eylemlerin birer savaş suçu, sistematik olarak uygulandıklarında da insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.[136][137][138]

Mutsuz bir kadın, kadıya kocasının iktidarsızlığını şikayet ediyor. (18. yüzyıl Osmanlı minyatürü)

Tanımlamalar, dini açıdan kaynağın kendisinin veya kaynaktaki ifadenin anlam ve kapsam açısından ifade etmesi gereken kesinlik algısına göre mezhepler ve anlayışlara göre değişebilmektedir. Örneğin balık dışı deniz ürünleri,[139] mut'a nikâhı, tesettürde haram sayılan bölgeler vb., fıkıh, Kur'an ve hadisten türetilen anlayış ve yorumların toplamıdır ve bir bakıma şeriatın ne olduğunu fıkıhçılar belirler. Bu şekilde bir anlayış veya yorum, dinsel zorunluluklar arasına girer. Fıkıhçılar veya ulema, değişik İslam ülkelerinde müftü, kadı, fakih, şeyhulislam, imam, molla gibi isimler alırlar ve İslami emir, yasak ve yasaları yorumlama, kıyas yoluyla yeni kurallar koyma veya muhtelif konuları dini açıdan farz, vacip, sünnet, müstehap, helal, mekruh, haram ve caizdir veya değildir şeklinde etiketleme yetkisine sahip olurlar.

Kelamcılar, bir şeyin kötü olduğu için mi yasaklandığı, yoksa yasaklandığı için mi kötü kabul edilmesi gerektiğini de tartışmışlardır. Akılcılara göre her yasak şeyin yasak olmasının akla, nesle, toplum hayatına zararının dokunması gibi bir sebebinin bulunması ve yasağın veya kötülüğün bu sebebe bina edilmesini savunurlar. Onlara göre bu illet tespit edildiğinde, aynı sebepler çerçevesinde dini yasakların kapsamı genişletilebilmektedir. Örneğin içki yasağına kıyas edilerek, sarhoşluk etkisi veren her şeyin haram olduğuna karar verilebilir. Ancak bir şey yasak olduğu için kötüdür inancına sahip olanlara göre ise böyle bir kıyaslama kabul edilemez. Onlara göre Allah, eğer yasaklamak isteseydi, içki gibi diğer zararlı veya sarhoş eden şeyleri (uyuşturucu, sigara vb.) yasaklardı.

İnsanların ve insan davranışlarının sınıflandırılması

İbadetler, Allah'ın hoşnut ve razı olduğu her çeşit eyleme denir. İslami terminolojide ayet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ritüellerdir. Namaz, oruç, hac ve zekât, İslam'daki zorunlu ibadetlere örnek olarak verilebilir.

Fıkıhta insan davranışları değişik kategorilere ayrılır (Ef'âl-i mükellefîn): Bunlar; farz (mutlak zorunluluk ifade eden eylemler ve ibadetler), vacip (farz kadar kesin olmasa da gerekli ve bir alt derece zorunluluk), sünnet (Muhammed'in yaşamı, davranışları ve eylemleri), müstehap (sevilen işler), helal (uygun işler), mekruh (çirkin karşılanan, çok çirkin veya az çirkin) ve haram (kesinlikle yasak) gibi kategorilerden oluşur. Bu değerlendirmeler fıkıh, mezhep, meşrep ve anlayışa göre şekillenir ve farklı topluluklarda farklı etiketler alır.

Bu eylemlerin şeriat anlayışında maddi ya da manevi karşılıkları bulunur. Farz, vacip ve sünnet olarak nitelendirilen eylemlerin terki ile mekruh ve haram olarak nitelendirilen eylemlerin yapılması cezai (had veya tâzir cezaları olarak) karşılık görür. Örneğin, namaz kılmayanların dövülmesi, hapsedilmesi ve kılmamakta ısrar edenlerin öldürülmesi,[140][141][142] bu kapsamda ele alınabilir.

Şeriat anlayışında insanlar; hür-köle, Müslüman-zimmi, kadın-erkek gibi ayrımların yanında, ayrıca inanç ve davranışlarına göre mümin, müttaki, fasık, mülhid, mürted gibi etiketlerle de sınıflara ayrılır ve bu sınıfların hak, sorumluluk veya mahrumiyetlerine maruz kalırlar.

Fıkıhta farz ve haram denilen hükümler Kur'an'a dayandırılır. Hanefi fıkhında, diğer mezheplerde bulunmayan bir kavram olan vacip, Kur'an'da geçen, ancak farzlar gibi kesinlik göstermeyen (kurban kesme gibi) dini emirleri ifade etmede kullanılan bir tanımlamadır.

İslam toplumunda hem ibadet (namaz, oruç, vb.) hem de sosyal alanda (selamlaşma, erkek çocukların sünnet edilmesi, cenaze namazı, domuz eti yememe, alkol yasağı, hayvan keserken besmele çekilmesi gibi) bazı genel kurallar bulunur.

Kadın ve evlilik

Osmanlı'da Cariye. "....sizin için temiz kılınan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Eğer adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman bir tane, ya da elinizin altında sahip olduklarınız (esire veya cariyeler) ile yetinin.... (Nisa suresi, 3)

İslam'da nikâh ile gerçekleştirilen meşru ilişki dışında cinsel yaşam men edilmiş ve zina olarak tanımlanmıştır. Nikâh, İslam hukukunda bir sözleşmedir. Fıkıhta geçerli sayılması için nikâhın şahitlerin huzurunda yapılması, icap ve kabul, erkeğin gayrimüslim olmaması, mehir ve sözleşmenin ilanı gibi bazı şartlar ileri sürülmüştür. Şii mezhebinde ise mut'a, geçerli ve meşru bir ilişki tarzıdır. Sünni mezhebine göre ise mut'a nikahı önceleri serbes iken, daha sonra yasaklanmıştır ve ilgili Kur'an ayeti neshedilmiştir. Mut'a, Sünni mezheplerde zina olarak tanımlanır ve haram kabul edilir.[143] İslam'da zina ve eşcinsel ilişkiler için cezai yaptırımlar öngörülmüştür. Erkekler 4 kadınla nikahlanabilirken, kadınlar tek erkekle nikahlanabilirler. Boşanma hakkı ağırlıklı olarak erkeklere verilmiştir ama kadın şiddete uğrarsa ya da aldatılırsa boşanma davası açabilir. Bunun yanı sıra, erkeklerin cariye, yani kadın köle hakkı sınırsızdır.

İslam'a göre nikah akdinin gerçekleşebilmesi için şahitlik şarttır. Nikah şahitleri Müslüman olmalı ve nikahın geçerliliği için 2 erkek veya 1 erkek ile 2 kadın şahitlik etmelidir.

İslam'da ve Kur'an'da kadının yeri konusunda Müslümanlar arasında birbirinin tam aksi iki farklı eğilim görülür.[144] Bunlardan birisi, İslam'ın kadını en yüksek mertebeye oturttuğu, kadınlara bütün haklarını verdiği şeklinde iken; diğeri ise Kur'anataerkil Arap toplumunun önyargılarını yansıtan, kadınları ikinci sınıf bir konuma hapseden bir metin olarak algılayanların tutumudur.[144]

Tesettürlü bazı İslam kadınları. (sol üstten başlayarak saat yönünde: Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Hindistan). Tesettür giyimi ülkelere göre farklılık gösterebilmektedir.

İslam toplumlarında kadının durumunu İslam dininin kurallarının yanı sıra sosyal ve siyasi çevre, etnik yapı ve İslam öncesinden gelen kültür mirası belirlemiştir. Bu sebeple, İslam dünyasında kadının her yerde ve her dönemde aynı konumda olduğunu söylemek mümkün değildir.[145] Ayrıca şeriat hukukunda erkeklerde olduğu gibi, esir veya cariye kadınların giyim kuralları, dini ve toplumsal hakları ve sorumlulukları hür kadınlardan tamamen farklıdır.

Kur'an'da kadın giyimi ile ilgili emir kipi ile ifade edilen cümlelerde kadın giyimi ile ilgili net bir çerçeve çizilmemesi, İslam'da kadın giyiminin yüzyıllar boyunca tartışılan, bir uçta sadece avret olarak tanımlanan edep yerlerinin[146] (cinsel organlarını) örtülmesini yeterli gören, diğer uçta kadının el ve yüzler dahil bütün bedeninin örtülmesini zorlayan[147] anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aralarında bazı küçük farklılıklar olmakla birlikte, İslam mezhepleri kadın vücudunun örtülmesi gerektiğini (tesettür) ifade etmişler, ancak zaruri durumlarda geçerli olmak üzere, kendi yakınları ile sınırlı belirli bölgelerin açılabilmesine izin vermişlerdir. Bunun yanında, Hanefi ve Maliki mezheplerinde kadının el ve yüzünün "fitneye yer vermeyecek şekilde" açılabilmesine müsaade edilmiştir.[148]

Otokratik yönetimler; şeriat ve itaat kültürünün ön planda olduğu, bireysel özgürlük ve değerler anlayışının gelişmediği toplumlarda, Kur'an'ın mutlak bir inançla Allah'ın emir ve yasaklarından oluştuğu anlayışının sürekli olarak toplumsal belleğe işlenmesi, tesettür ve zorunlu ibadet kurallarına aykırı davranan bireylere karşı dinsel zorbalığın ve kadına yönelik şiddetin İslam coğrafyasında yaygın olarak görülmesi sonucunu doğurmaktadır. Günümüzde kadın eğitimine ve onun sosyal hayata katılımına değişik rivayetler ve birkaç ayet -muhtemelen tarihsel bağlamından kopartılarak yapılan tercümeleri- ile desteklenen çıkarımlarla şiddetle karşı çıkan bazı köktendinci terör örgütleri İslam dünyasında varlığını sürdürmekte ve eğitim kurumlarına ve özellikle kız öğrencilere karşı saldırılar düzenlemektedirler. (Bakınız: Taliban, Boko Haram, Malala Yusufzay)

Devlet

Raşidin halifelerin zamanında kullanılan İslami para örneği.[149] Sasani İmparatorluğu hükümdarı II. Hüsrev'in taklidi. ( Bishapur basımı) Tarih H 36 (MS 656). Sasani tarzı büst; kenarda bismillah/ Kurdeleler ve görevlilerle ateş sunağı; yıldız ve hilal çevreleyen alevler; solda tarih, sağda para adı.
Raşidun Halifeliğinin Sikkesi, (647-670 ). Bizans figürü ( II. Konstans Haçlı asa ve haçlı küreyi tutuyor) ile.

Ekonomi

KKTC'deki Yakın Doğu Üniversitesi'nin (YDÜ) İlahiyat Fakültesinde yapılan bir çalışmada, Cahiliye Dönemi'ne ait vergilerle ilgili veriler ve bunların Kur'an’daki malî yükümlülüklerle ilişkisi araştırılmış ve Kur’an’ın söz konusu vergilerinin İslam öncesi Güney, Kuzey ve Hicaz Araplarında, hatta daha eski toplumlarda yer alan düzenlemelerin aynısı olduğu sonucuna varılmıştır.[150]

Diğer dinlere bakış

Üç büyük İbrahimî dinin sembolü. (soldan sağa: Hristiyanlık, İslam, Yahudilik)

İslam'da dinler İslam, Yahudilik, Hristiyanlık ve putperestlik olarak formüle edilir. İslam inancına göre Allah yanında tek din İslam'dır ve Muhammed'in getirdiği din, yeni bir din değildir. O, sadece daha önceki peygamberlerin mesajını tekrar açıklamış ve tamamlamıştır ve gönderilmiş peygamberlerin sonuncusudur.[151][152] İslam'da İbrahimî dinlerin peygamber veya kutsal kişi kabul ettiği kimseler (Nuh, İbrahim, Musa, İsa) birer peygamber; Tevrat, Zebur ve İncil ise tahrif edilerek hükümsüz kalmış kutsal kitaplar olarak kabul edilir.

İslam görüşlerine göre İslam, kendinden önceki İbrahimî dinlerin hükmünü kaldırmış ve hangi dine mensup olunursa olunsun, insanların tümü İslam'a girmekle yükümlüdürler. İslam gelmeden önceki semavî dinlere mensup olanlardan Allah'a ve ahirete inanıp iyi işler yapan insanların, tıpkı İslam'da olduğu gibi kurtuluşa erecekleri belirtilmektedir. İslam bilginleri, Bakara Suresi'nin 62. ayetinden yola çıkarak, İslam geldikten sonra dahi İslam'ı kabul etmeyip kendi ölçüleri çerçevesinde Allah'a ve ahirete inananların kurtuluşa eremeyeceklerini belirtmektedirler.[78][153] Ayrıca İslam ve bazı Kur'an ayetleri, daha önce kendilerine bir kutsal kitapla bir peygamberin geldiğini kabul eden Yahudiler ve Hristiyanları ehl-i kitap olarak adlandırmaktadır.

Ayrıca Kur'an'da İsa'dan bir peygamber ve "Allah'ın ruhu" (ruhullah) olarak bahsedilir; dolayısıyla Hristiyanlıktaki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'tan oluşan teslis inancı, şirk gerekçesiyle şiddetle reddedilir.

Cihat

Uhud Muharebesi'nde (625) Peygamber Muhammed ve Müslüman ordusu

İslam peygamberi Muhammed, yaklaşık 10 yıl süren Medine döneminde savaş, baskın, savunma ve seriyye gibi çatışma içeren veya içermeyen 100'e yakın askerî harekât düzenlemiştir ve bunların 27 tanesinde bizzat komutan olarak bulunmuştur. Muhammed'in bizzat ordu başında bulunduğu seferlere İslam literatüründe ''gazve'' adı verilir. Örneğin Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri birer gazve iken; Mute ve 1. Sifülbahr muharebeleri gazve değildir.

İslam'ın bir unsuru olan cihat, Kur'an ve hadislerde her ne kadar Allah adına İslam'ı yaymak amacıyla savaşmak anlamına gelse de, bazı İslami yorumlara göre ise her zaman fiziki bir savaşı tanımlamaz.[154] Zira Arapça kökenli bir sözcük olan ''cihat'', Arapçada ''savaş'' değil, ''mücadele, çaba, gayret'' gibi anlamlara gelmektedir.[155] Bundan ötürü, kişinin İslam adına yaptığı farklı emek ve çabalar da cihat tanımı içerisinde değerlendirilmiştir.[154]

Kur'an'da değişik cihat ayetleri bulunur:

Kendilerine kitap verilenlerden (Hristiyanlar ve Yahudiler) Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resûlünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. (Tevbe Suresi: 29)

İslam tefsir geleneği, Bizans (Hristiyan) hakimiyetinde olan Suriye bölgesinde ve bu yol üzerindeki gerek Hristiyan gerekse Yahudi topluluklar ile Müslümanlar arasındaki gerginliklerin varlığını koruduğu gerekçesiyle Tevbe Suresi 29. ayetin indiğini kabul etseler de, bu görüş hakkında başka zayıf rivayetler de bulunmaktadır.[156]

Kökenleri Hariciler'e dayanan Radikal İslamcılar, İslam fıkhının aşırı yorumlarına sahip bir İslam devleti ve bu tür bir şeriata uygun toplum yapısı kurma ve bunu diğer insanlara da uygulatmayı amaç edinen, çoğunlukla bu amaçla terörist yöntemlere de başvuran gruplardır. Radikal İslamcılar, kendileri dışındaki mezheplerin Müslümanlarını bidat, küfür ve şirk ile itham etmekte ve onları Müslüman kabul etmediklerinden, onları cihadın bir parçası olarak görüp öldürülmelerinde bir beis görmemektedirler. Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), El-Kaide, Hizbullah, Taliban gibi örgütler, Radikal İslam'ın günümüz yaklaşımlarını temsil etmektedir.

Tarihi

İslamın çıkış coğrafyası

Günümüz Ürdün sınırları içerisinde yer alan ve İslam'ın erken tarihinin coğrafyası iddialarının odak merkezi olan Petra Antik Kenti

Muhammed'in hayatı, kıble ve Kur'an'ın ilk yazım yeri olarak Mekke 1970'li yıllardan bu yana tartışılır olmuştur. Mekke'nin, arkeolojik araştırmalarda İslam öncesine gitmeyen yeni bir şehir olarak ortaya çıkışı, tarihi kaynaklar ve haritalarda adının 8. yüzyıl öncesinde geçmemesi,[157] ticaret yolları üzerinde olmaması yanında toprağının tarıma uygunsuzluğu,[158] ayrıca erken İslam tarihi hakkında ipuçları veren Kur'an ve hadis rivayetlerinde tanımlanan bazı yer isimleri ve özellikleri ile uyuşmazlıklar gibi nedenlerle Revizyonist İslam Araştırmaları Okulu olarak adlandırılan tarihçiler Muhammed'in kurgusal (veya Patricia Crone, Michael Cook gibi diğerleri ise O'nun gerçek ama daha kuzeyde yaşamış) bir kişilik olabileceğine inandılar. Kur'anda 16 kere anılan Mescid-i Haram onlara göre Kuzeybatı Arap Yarımadası'ndaydı.[159][160][161][162][163][164] Bunun yanında Taifte bulunan bir taş yazıt geleneksel bilgiye aykırı olarak Mescid'i Haram inşa tarihini 78 olarak veriyor.[165]

İslam'ın çıkış yıllarında Arabistan'da çok sayıda bölgesel dil ve alfabe kullanılmaktaydı. Kur'an yazımında kullanılan dil ve alfabenin kuzeyde gelişen, Suriye ve Kufeye kadar uzanan Nebati-Aramaik Arapça dil olduğu ifade ediliyor.[166][167]

Muaviye'nin sonrasında çıkan karışıklıklarda Yezid askerlerince yıkılan,[168] Kabe'nin aslına uygun olarak yeniden yapılmasının İslam dünyasında uzun süre tartışıldığı ancak bunun gerçekleştirilemediği [169] geleneksel tarih kitaplarında da ifade edilen bir konudur. Kıble üzerinden yapılan bazı araştırmalar İslamın ilk kuruluş yeri olarak Petrayı öne çıkarmıştır.[170]

Kanadalı yazar Dan Gibson "Quranic Geography" ismiyle kitaplaştırdığı araştırmalarında, en eski camilerin mihrap yönlerinin Petra'yı gösterdiklerini,[171] ayet, hadis ve siyer geçen ipuçlarının da Muhammed'in Petra'da yaşadığını ve buradan Medine'ye göç etmiş olduğunun işaretlerini verdiğini söyler.

Harici video
The Sacred City (2016) (Kutsal Şehir), Türkçe

Bu yapı Müslümanların İkinci Fitne olarak niteledikleri Abdullah bin Zübeyr ayaklanmasında yıkılmış, İbni Zübeyr karataşı diğer kutsal eşyalarla birlikte alarak Mekke'ye taşımış, yeni tapınağı burada inşa etmişti. Emevilere karşı Abbasilerin desteğini kazanan yeni mekan birkaç yüzyıllık bir geçiş dönemi sonunda tamamen benimsenmiş, yeni yapılan camilerin yönü Mekke'ye dönük olarak inşa edilmeye başlanmıştı. Ancak Emevi etkisinde kalan Kuzey Afrika ve Endülüs camileri yönlerini bambaşka bir yöne, Güney Afrika'ya çevirerek yeni kıbleye karşı çıkmaya devam etmişlerdi.[172][173]

Konu ile ilgili ortaya atılan bir diğer iddia ise “bekke”nin bekaa ile bağlantılı olarak ele alınan Kudüs kenti olduğu yönündedir.[174][175]

Bu sonuçlara, ilk Müslümanlar Kâbe'nin yerini doğru hesaplayamadılar,[176][177][178] Abdullah bin Zübeyr olayı ile ilgili 7.ve 8. yy. yazarları John Bar Penkaye ve Teofanis Petra'dan değil Mekke'den bahsetmişlerdi,[179][180][181] gibi savlarla karşı çıkıldı.

Hicaz bölgesinde Arapçanın kullanıldığını gösteren belge ise, Ömer tarafından Mekke valisi olarak atanan Halid bin Velid'in oğlu Abdurrahman'a ait MS 660'lara tarihlenen taş yazıttır.[182]

Batlamyus (MS 100-170) Arabistan'da aralarında "Macoraba" isimli bir yerleşimi de saydığı 50 yerleşimin listesini yayınlamıştı. Geçmişte Macoraba'nın gerçek Mekke olduğu konusunda genel bir fikir birliği olmasına rağmen, bazı bilim adamları bu sonucu sorguladılar.[19][183][184] Modern veriler kullanarak Mekke ile çağrışım yapan antik yer isimlerini Mekke ile eşleştirme eğiliminde çalışmalar ve bu tutumu yanlışlayan araştırmalar günümüzde de devam etmektedir.[185][186][187]

Batlamyus'un dünya haritası

Öte yandan haritalı Coğrafya'nın en eski el yazmalarının Batlamyustan 1000 yıl sonra, 12. yüzyıl sonlarında Bizans'ta başladığı biliniyor. Batlamyus'un kendi haritalarını çizdiğine dair somut bir kanıt yoktur.[188] Ancak başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar da hatalıdır.[189] Bu haritaların Batlamyusa referans veren çok daha sonraki yüzyıllara ait sürümlerinde Macoraba ve diğer yerleşimlerden bahsedilmektedir.

İslamın erken tarihlerinde yazılan eserler konum belirlemekten uzaktır; Süryani yazar en:John Bar Penkaye[179][180][181] ve John Damascene Mekke'den çölde bir yer olarak bahseder.[190] Ayrıca Arapların küp şeklinde yapılan ve İslam öncesi Arabistanda oldukça yaygın olan put evlerine Kabe adını verdikleri biliniyor.[191] Bu yapıların İslamlaşma döneminde tahrip edilmesiyle Müslümanlar arasında başlangıçtan bu yana sadece tek bir tane Kabe'nin, Mekke'de var olduğu algısı da yerleşmiştir. Rivayet kültürüne dayalı eserlerin dışında tarih bilimi açısından İslamın erken tarihi, ne zaman ortaya çıktığı, hangi coğrafyada doğup dünyaya yayıldığı konusu günümüzde belirsizliğini korumakta, bu konuda farklı coğrafyalara işaret eden çalışmalarla[192] Muhammed’in hayat hikâyesinin belki de birden fazla kişinin hikâyelerinin birleşimi olabileceği kanaatlerinin ileri sürülmesine yol açan bulgular ortaya konmuştur.[193][194][195][196][197][198][199][200][201][202][203][204][205][206]

İslam Öncesi Arap Yarımadası

El-Lât putu

İslam öncesi Arabistan'da her bir aşiret, kendi tanrı ve tanrıçalarını koruyucu olarak görür, bu tanrı ve tanrıçaların ruhları kutsal ağaçlar, taşlar, su kaynakları ve kuyularla ilişkilendirilirdi. Arap mitolojisinde putlar, sembolize ettikleri tanrı veya tanrıçalar nedeniyle kutsal sayılmaktaydılar ve en önemli tapınım aracıydılar. İslam öncesinde, Arap Yarımadası'nda çok sayıda kutsal mekan ve buralarda inşa edilen kübik ilah evleri (Kâbe) bulunduğu, kutsal kabul edilen mekanlar ve ilah evlerinin Araplarca haram aylar boyunca ziyaret edilerek buralarda değişik tapınmaların gerçekleştirildiği bilinmektedir.[207]

Mekke'deki Kâbe, aşiretlerin koruyucu tanrılarının 160 tane put heykeline ev sahipliği yapıyordu. Kâbe'deki El-Manât, El-Lât ve El-Uzzâ ismindeki üç tanrıçanın Allah'ın kızları olduğuna inanılıyordu. Buna karşılık Hristiyanlar ve Yahudiler dahil olmak üzere Arabistan'da tek tanrı inancına sahip çeşitli topluluklar da vardı.[208] Yerli Araplardan olan Hanifler de bunlardan birisiydi[209] ve bazen yanlış bir şekilde Hristiyanlar ve Yahudiler arasında sınıflandırılıyorlardı.[210][211] Müslüman inancına göre, Muhammed de bir Hanif idi ve İbrahim'in oğlu İsmail'in soyundan gelmekteydi.[212]

İslamî literatürde, Arap toplumunun İslam öncesi dönemine ''Cahiliye Dönemi'' adı verilmektedir. Bu terim, Kur'an ve hadislerde Arapların İslam'dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslami dönemden ayırt etmek veya benimsetmek için kullanılır. Fuhuş, zina, hırsızlık, putlara tapılması, adaletsizlik ve köleliğin olağan görülmesi, bu dönemin özelliklerinden olarak görülür.[213]

İslam tarihçiliğine göre, Cahiliye Dönemi'nde kadınlar alt tabaka insanı olarak görülmüş, üst sınırı olmayan çok eşli evlilik pek yaygındı. Fuhuş bir meslekti ve köle sahipleri kölelerini bu işe zorlamaktaydı. Kadınlar, babalarının veya eşlerinin miraslarından pay alma hakkına sahip değildi. Evlatlar isterlerse, babalarının ölümünün ardından üvey anneleriyle evlenebilirdi. Boşanma hakkı da erkeğe ait ve sınırsızdı. Soylular, kız çocukları olduğunda bunu bir utanç kaynağı olarak görüp onları öldürebilmekteydi.[214] Bu dönemde kızların diri diri toprağa gömüldüğü yönündeki rivayetler de önemli bir yer tutar. Kurban sunma veya diğer nedenlerle yapılan çocuk katliamları konusunda Arapların diğer milletlerden çok da farklı olmadıkları, ifade edilen bir diğer noktadır.[215]

Peygamber Muhammed Dönemi (y. 610-632)

Muhammed ve Müslüman ordusunun Mekke'ye ilerleyişini gösteren bir tasvir (630)

Tarihsel bakış açısıyla İslam, 7. yüzyılın başlarında Muhammed aracılığıyla Arap Yarımadası'nda bir din olarak ortaya çıkmıştır.[not 4] İslam inancına göre, yaklaşık MS 610 civarında Arabistan'ın Mekke kenti yakınlarındaki Hira Mağarası'nda tefekkür halinde olan Muhammed'e Cebrail meleği aracılığıyla ilk vahiy gönderildi. İlk üç sene boyunca sadece ailesini ve akrabalarını uyaran Muhammed, inen bazı ayetlerden sonra insanları apaçık ve toplu bir şekilde İslam'a davet etmeye başladı. Bu süreçte, başta bazı akrabaları ve yakınları olmak üzere birçok Mekkeli kavmin düşmanlıklarına ve eziyetlerine maruz kaldı. Fakat bunun yanı sıra, memleketi Mekke'de birçok Yahudi, Hristiyan ve çoktanrıcılar mesajına inandı. Mekkelilerin bu şiddetli muhalif tutumu karşısında Muhammed, 615 yılında bazı Müslümanları Habeşistan'daki Aksum Krallığı'na gönderdi. Yapılan eziyetlerin dozu iyice artınca da, kendisine inananlarla birlikte topluca Medine'ye göç etti. ''Hicret'' olarak anılan bu olay, İslam tarihinin dönüm noktası olmuştur. Çünkü bu sayede Peygamber Muhammed Medine'de hiçbir baskı altında bulunmayarak İslam'ı hızlı bir şekilde yaymaya devam etmiştir.

Medine'de otoritesini iyice sağlamlaştıran Peygamber Muhammed, Müslüman orduları kurarak aralıklarla Mekkeli paganlarla savaştı ve çoğunlukla onlara galip geldi. Muhammed, döneminde Bizans, Sasani, Çin ve Habeşistan başta olmak üzere birçok büyük devletin hükümdarlarına elçiler aracılığıyla İslam'a davet mektubu gönderdi ve bu şekilde adının geniş bir kesimde duyulmasını sağladı. 630 yılında, büyük bir Müslüman ordusu kurarak Mekke'yi fethetti ve Kabe'yi putlardan temizledi. Bu fetih, Arap Yarımadası'nda İslam'ın yayılışını daha da hızlandırdı.

Muhammed, 632'de, Veda Haccı'nı tamamladıktan ve Arafat Dağı'nda yaklaşık 124.000 Müslümana Veda Hutbesi ile son kez seslendikten birkaç ay sonra hastalandı ve Medine'de öldü. Ölümünden önce Arabistan'ın büyük bir kısmının İslam'ı benimseme süreci tamamlanmıştı.

Dört Halife Dönemi (632-661)

622-750 yılları arasında İslam Devleti
  Peygamber Muhammed döneminde ele geçirilen topraklar (622-632)
  Dört Halife döneminde ilave edilenler (632-661)
  Emeviler döneminde ilave edilenler (661-750)
Raşidun halifeler kendi ülkelerinde yeni bir para tasarımı yapmak yerine Sasanilerin sembollerini (Hilal-yıldız, ateş tapınağı, son imparator 2. Hüsrev resmi) paraları üzerine Bismillah cümlesini ekleyerek kullandılar.[216] Onlar aynı yöntemle üzerinde haç ve Bizans imparator resimleri bulunan, Bizans paralarını da kullandılar.

Muhammed'in ölümünden sonra İslam Devleti'nin başına Dört Halife olarak bilinen, sırasıyla Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali geçmiştir. Dinin Arap Yarımadası'nda yayılma süreci de bu dönemde tamamlanmıştır. Ali'nin ölümünden sonra kısa süreliğine Müslümanların biatıyla oğlu Hasan halife olmuş, fakat daha sonra elindeki gücü kullanarak Muaviye hilafeti eline geçirmiş ve iktidar olmuştur.[217] Peygamber'in ölümünden sonra iktidara gelen ilk dört halifeye Sünnî edebiyatında sıkça Hulefâ-i Râşidîn (Râşidîn Halifeliği), yani ''doğruluk üzere bulunan halifeler'' denmiş ve bazen bunlara Hasan bin Ali de eklenmiştir. Bununla birlikte Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın halifelikleri genel olarak Şiî ve Alevîler tarafından tanınmaz. Haricîlerin bugün hâlâ devam eden bir kolu olan İbadiyye ise, sadece ilk iki halife olan Ebu Bekir ve Ömer'i kabul eder ve onları doğruluk üzere halifeler olarak görür.

Ebu Bekir döneminde, öncelikle Muhammed Peygamber'in ölümü sonrası Arap Yarımadası'nda başlayan kargaşalar giderilmiş ve zaman içinde Sasani İmparatorluğu ve Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na doğru ilerlenmiştir. Ömer'in hilâfeti sırasında İslam Devleti sınırları büyük ölçüde genişlemiş,[218] Mezopotamya fethedilip ele geçirilmiş; Mısır, İran, Irak, Filistin, Suriye, Kuzey Afrika ve Ermenistan'ın çeşitli bölümleri ele geçirilmiştir.[29] Daha sonra üçüncü halife olarak seçilen Osman'ın hilâfeti sırasında İran'ın tamamı, Kuzey Afrika'nın tamamına yakını, Kafkaslar ve Kıbrıs ele geçirilmiş ve İslam Devleti topraklarına katılmıştır.[219] Bununla birlikte, kendi zamanında bazı yakınlarının önemli görevlere tayini ve diğer bazı iç sorunlar sebebiyle Osman öldürülmüştür.[219] Osman'ın öldürülüşü ve ortaya çıkan iç savaş ortamı sebebiyle Ali'nin döneminde hilâfet iç meselelere yönelmiş, çıkan iç savaşla uğraşılmıştır.[219][220] İç savaş ve iç gerilimler sonucunda Ali de öldürülmüş,[220] kendisinden sonra halife olan oğlu Hasan ise hilâfeti Muaviye'ye teslim etmek zorunda kalmıştır.[217]

Emevîler Dönemi (661-750)

Emevilerin bir kolu olan Endülüs Emevi Devleti tarafından yapılan ve İspanya'nın Córdoba kentinde yer alan Kurtuba Camii

Muaviye, İslam Devleti'nin başkentini Şam'a taşımış, imparatorluk benzeri bir yapının temellerini atmış ve kendisinden sonra oğlu Yezid'i bu makama tayin ederek İslam siyasi tarihinde saltanatı başlatmıştır.[217] Bu harekâta karşı ayaklanan İslam Peygamberi'nin torunu ve dördüncü halife Ali'nin oğlu Hüseyin ise, Yezid tarafından gönderilen askerlerce Kerbela'da taraftarlarıyla birlikte öldürülmüştür.[221][222] Nitekim bu noktadan sonra daha katı bir Şiî ayrılması söz konusu olmuştur. Muaviye ile birlikte başlayan yeni döneme Emevîler Dönemi denmiştir.

Emevîler Dönemi'nde büyük bölgeler zapt edilmiş, İslam Devleti Asya'nın içlerinden İber Yarımadası'na kadar ilerlemiştir.[223] Her ne kadar siyasi yayılma yükselişe geçmiş olsa da, aynı şey dinî yayılma için söylenemez; nitekim bu dönemde dinî yayılmanın devletin gayrimüslimlerden aldığı vergi göz önünde bulundurularak pek teşvik edilmediği de öne sürülmüştür.[223]

Abbasîler Dönemi (750-1258)

Beyt'ül Hikmet kütüphanesinde çalışan alimler

Emevîlerden sonra miladî 750 yılı civarında kurulan Abbasî Hanedanlığı, Emevî Hanedanlığı'nın kontrolünü ve Endülüs (İber Yarımadası'ndaki kısım) haricindeki bütün topraklarını ele geçirmiştir.[223][224] Abbasîlerin iktidara gelişiyle Abbasiler Dönemi başlamış ve Abbasilerin hilâfeti, 750 yılından 1258 yılına kadar, yani Moğolların Bağdat'ı işgal etmelerine kadar sürmüştür.[225] Abbasiler zamanında hilafet başkenti tekrar değişmiş, Şam'dan Bağdat'a alınmıştır.[225]

Bağdat'ta bulunan bir Abbasi Sarayı

Abbasiler döneminde, 8. yüzyılın ortalarında Bağdat'ta Beyt'ül Hikmet adında büyük bir bilim merkezinin kurulması ile İslam’ın Altın Çağı adı verilen dönem başladı. Bilimsel, teknolojik, kültürel ve sanatsal işlevlerin hız kazandığı bu dönemin, Moğolların 1258'de Bağdat'ı kuşatıp yağmalaması ve Abbasi Halifeliği'nin yıkılması ile son bulduğu şeklinde genel bir kabul vardır. Ancak bazı kaynaklarda bu dönemin 14. yüzyıla kadar,[226][227] bazı kaynaklarda da 15. yüzyıla, hatta 16. yüzyıla kadar sürdüğü ifade edilir.[228] Kindi, Farabi, Hârizmî, İbn-i Sina, İbn-i Heysem, Birûni, İbn Rüşd, El-Cezeri, Gazzali, İbn Battuta, İbn Haldun, Uluğ Bey ve daha birçok ünlü İslam bilginleri bu döneme damgalarını vurdu.[229]

İslam'ın Altın Çağı'nda, Hindistan'dan Endülüs'e kadar geniş coğrafyada bilimsel çalışmalar yapılmakla birlikte tıp, felsefe, teoloji, matematik, astronomi, İslam hukuku gibi geniş yelpazede çalışmalar da yapılıyordu. Bu dönemde, başta Antik Yunan olmak üzere geçmiş uygarlıkların ürettiği bilgi ve düşünceler, tercümelerle İslam dünyasına ve Endülüs kanalıyla Avrupa'ya aktarıldı. Çinlilerle yaptığı savaşlar ve diğer ilişkiler sırasında Araplar, kağıt üretim tekniklerini öğrendiler ve parşömen yerine kağıt kullanımı sayesinde yazılı eserler de daha kolay yayıldı. Matematik alanında ise Hintlerden alınan sıfır ve ondalık sistemin keşfi sayesinde matematiğe olan ilgi ve rağbet arttı ve aritmetik, sıradan insanların dahi anlayabileceği ve günlük yaşamda kullanabileceği bir duruma geldi. Matematik ve aritmetiğin yanı sıra trigonometri de gelişti. Gözlemevleri inşa edildi; optik bilimi ve kimya gelişti.

Sonraki dönemler

Emevîler ve Abbasîler döneminde yapılan fetihler sonucu ele geçirilen yeni topraklardaki halklar, aynı zamanda İslam diniyle de tanışmış oluyorlardı. Bunun sonucu olarak zaman içinde birçok bölgeye İslam dini yayıldı. Önce yakın bölgelerde yaşayan İranlılarda, 10. yüzyılda ise kitleler hâlinde Türkler arasında İslam yayılmaya başladı. Tüccarlar aracılığıyla Müslümanlıkla tanışan ve Müslümanlığı kabul eden İdil Bulgarları, ilk Müslüman Türk devleti oldu. Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, Orta Asya'daki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti'ni (840), Oğuzlar ise Büyük Selçuklu Devleti'ni (1038) kurdular.

Fatımiler Devleti tarafından başkent Kahire'de yaptırılan El-Hakim Camii

909 yılından 1171 yılına kadar Mağrip ve Mısır'daki çeşitli bölgelere Fatimîler isimli bir Arap Şiî (İsmailî) hanedanlığı hükmetmiştir.[27][225][230] Hanedanlığın başındaki halife, Şiî İsmailî imamıydı ve bu sebeple seküler gücünün yanı sıra, İsmailî imamet anlayışında da önemli bir yere ve tarihî öneme sahip olmuşlardır. Fatımîler Devleti, 1171 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından devrilmiş ve devletin sahip oldukları Mısır, Suriye, Yemen ve Hicaz gibi bölgelerde Eyyûbî Hanedanlığı başa geçmiştir.[230] Zengi Devleti'nin komutanı olan Selahaddin'in bu hamlesi, hem Mısır'da bağımsız bir Eyyûbî Devleti'ni kurmuş oldu, hem de İslam dünyasının çift başlı halifelik sorunu çözülerek halifelik, tekrardan Bağdat merkezli Sünni Abbasi Hanedanlığı'na bağlanmış oldu.

Haçlıların 1099'da kutsal şehir Kudüs'ü ele geçirmeleri sonucunda, 12. yüzyıl ortalarında, çoğunluğunu Zengilerin yönettiği ve ağırlıklı olarak Arap-Kürt-Türk karışımı ordularla Hristiyan devletlerle çatışmalara girildi; fakat olumlu bir netice alınamadı.[231] 1187 yılında Müslüman Kürt komutan Selahaddin Eyyubi, Hıttin Muharebesi ile Lüzinyanlı Guy'ın ordusunun tamamını yok edip Kudüs'ü Haçlılardan geri alarak şehri 88 yıl aranın ardından tekrar Müslüman dünyasına kattı. Bu olay üzerine Avrupalılar, Kudüs'ü tekrar ele geçirebilmek için III. Haçlı Seferi'ni düzenlediler. Ancak başarılı olunamadı ve şehir Müslümanların hakimiyetinde kaldı.

Abbasî Hanedanlığı'nın sonu ise, 1258'de Bağdat'ın Moğol istilacıları tarafından yağmalanmasıyla son bulmuştur.[232][225] Endülüs'teki Emevî kontrolü de 13. yüzyılda düşüşe geçmiş ve bölgedeki en son İslam hükümdarlığı olan Gırnata Emirliği 1492'de düşmüştür.[29][233]

1250 yılında Eyyubiler Devleti'nin ardılı olarak Mısır'da Memlûk Sultanlığı başlamış, Memlûkların buradaki hâkimiyeti 1517 yılına kadar devam etmiş, 1517 yılında I. Selim komutasındaki Osmanlılar Mısır'ı ele geçirmiştir ve bu fetihten sonra Osmanlılar, hilafeti kendi iktidarları olarak kabul edip ilan etmişler ve Osmanlı padişahları aynı zamanda halife unvanını taşımışlardır.[225][234] 1517 yılında Osmanlıların Memlûklardan ele geçirdiği halifelik, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından, yaklaşık dört ay boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulanmış, ancak 3 Mart 1924'te Osmanlı'nın mirasçısı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti'nin meclisinin (TBMM) aldığı bir kararla feshedilmiş ve yönetim sistemi değişmiştir.[234] Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılan fetihlerle Anadolu'nun neredeyse tamamı ve Balkanlar'da Müslüman nüfus artmış, İslam dini yayılmıştır.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra İslam ülkeleri sömürgeleştirildi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra da bağımsızlıklarını kazandılar.

Mezhepler ve eğilimler

Günümüz Mekke şehrinden ve Kabe'den bir görünüm. (Cahiliye Dönemi'nde Kabe, birçok put heykeli barındırıyordu.)

Mezhepler, dini önderlerin veya toplulukların din algılarıdır. Ayrıca İslam'da siyasi etkenler gibi değişik sebeplere dayanan mezhepsel bölünmeler de olmuştur. Bunlardan Babilik ve Bahailik gibi derin inançsal ayrılık gösteren bazıları, İslam orijinli bağımsız dinler olarak değerlendirilebilirler. Bunun dışında, dini önderlerin yerleşik hale gelmiş farklı anlayış ve yorumlarından kaynaklanan mezhepler vardır.

Geleneksel Sünni-Şii mezhepleri dışında İslam dünyasında etkinliğini devam ettiren başlıca akımlar; Batıni-Sufi eğilimler, Selefi-Vahhabi akımı, Ahmedîlik, Kur'ancılık, Yezdanilik gibi akımlardır.

İslam alimi Muhammed Ebu Zehra, daha sonra klasikleşen Mezhepler Tarihi adlı kitabında İslam dini mezheplerini üç kategori altında işlemektedir: Siyasi mezhepler, itikadi mezhepler ve fıkhi mezhepler.

Siyasi mezhepler

Siyasi mezhepler kategorisi içerisinde Sünnilik (Ehl-i sünnet), Şiilik (Şia) ve Haricilik mezhepleri bulunur. Bu mezheplerin ortaya çıkması ve ayrışması, İslam tarihi açısından önemli bir olaydır ve siyasi etkileri başta olmak üzere birçok çeşitli etkileri olmuştur.

İslam peygamberi Muhammed öldükten sonra ortaya çıkan devletin liderliği sorununda belirli bir ayrışma gerçekleşmiştir. Bazı kişiler devletin lideri olarak, imam konumunda olan Ali'yi görmek istemişlerdir. Nitekim Şiilik inancına göre imamet Ali'nin hakkıdır ve Peygamber bunu yaşarken ima etmiştir. Sünniler, Ali'nin de imamete uygun olduğunu kabul etmekle birlikte, Peygamber'in yaşarken kendisinden sonra Ali'nin imam (halife) olması gerektiğini ima ettiğine inanmazlar. Nitekim Şiilerin büyük çoğunluğu Ali öncesindeki 3 halifeyi (Ebu Bekir, Ömer, Osman) kabul etmezken, Sünniler kabul eder. Şiilik ve Sünnilik arasındaki tartışma bu şekilde siyasi bir tartışma ile (kimin imam olması gerektiği) başlamış, zaman içinde iki grup ibadetler ve çeşitli akide konuları açısından da ayrışmışlardır. Üçüncü siyasi grup olan Hariciler ise, başta Ali taraftarı kişilerdi. Bununla birlikte, Sıffin Savaşı sonunda hakem tayin edilmesi olayına sonradan karşı çıkmış, bu hakemliğin küfür olduğunu öne sürmüş ve ayrı bir grup olarak ortaya çıkmışlardır.

İslam mezhepleri ve fıkıh mezhepleri:
(Sünnilik → Açık yeşil: Hanefilik; Turuncu: Malikilik; Mavi: Şafilik; Koyu yeşil: Hanbelilik | Şiilik → Koyu pembe: Caferilik; Açık pembe: Zeydilik)

Sünnilik

Dünyadaki en yaygın siyasi mezhep Sünniliktir ve günümüzdeki Müslüman topluluğun %80-85'i Sünni'dir.[235] Sünniler, Şiilikten farklı olarak Peygamber'in ölümünden sonra halife olan ilk dört halifenin (Hulefa-i Raşidin) hepsini tanır ve dört halifeyi ''doğruluk üzere olan halifeler'' olarak saygı ve sevgiyle anarlar.[236][237] Sünnilikte farklı alimler farklı imamet/hilafet tanımları yapsalar da, ortak noktada herhangi bir kimsenin soyunun imameti hak ettiği fikri bulunmaz ve bu da genel olarak Şia ile arasındaki en büyük ayrılıklardandır. Nitekim imamet ve halife makamı Sünnilikte önemli olsa da, Şia'nın çoğu mezhebinde olduğu gibi itikatta bir yere sahip değildir. Aynı şekilde Peygamber'in torunu Hüseyin'in Kerbelâ'da öldürülmesi hadisesi genel olarak üzücü bir olay olarak kabul edilip olayın sorumlusu olan Yezid, Sünni cemaat içerisinde sıklıkla yerilse ve Sünnilikte isim olarak neredeyse hiç kullanılmasa da,[238][239] Şia'dakine benzer bir şekilde Kerbelâ Olayı her yıl törenlerle anılmaz. Şiâ'daki çeşitli mezheplerde bulunana benzer bir Mehdi inanışı olmadığı gibi, imamet anlayışının farklılığı sebebiyle herhangi bir imamet silsilesi de bulunmamaktadır. Ek olarak, Şia'da birçok mezhebin kabul ettiği imamların üstün akli kabiliyeti, bilgi ve hikmeti olduğu, günahsız ve hatasız oldukları gibi fikirleri Sünnilikte bulunmaz.[240] Ayrıca Şia'da çoğunluk imamların sözlerini de hadis külliyatından sayarken, Sünnilikte hadis külliyatı sadece Muhammed'in sözlerini ve eylemlerini kapsar.[240]

Tunus'un Kayrevan kentindeki Kayrevan Ulu Camii, özellikle 9-11. yüzyılları arasında Malikilik mezhebine vurgu yapan önemli bir İslami ilim merkeziydi. Şehir, UNESCO Dünya Mirasları Listesindedir.

Sünnilerin takip ettikleri akide (inanç) mezhepleri üç tanedir: Matüridilik, Eş'arilik ve Selefilik.[241] Matüridilik ve Eş'arilik arasında teorik fıkıhta yirmi kadar noktada farklılık olsa da birbirlerine çok benzerler. Bu iki mezhebin dışında, Sünnilerin takip ettiği ve her ne kadar her daim bir itikat mezhebi olarak anılmasa da, inanç ile ilgili kararlar veren bir başka mezhep de Selefiliktir. Gerek Matüridilik gerekse Eş'arilik, itikadi meselelerde müteşabih ayetleri yorumlarken akla başvursa da, Selefilik bunu doğru bulmaz ve bunun yerine müteşabih ayetleri olduğu gibi kabul eder. Ayrıca iman tanımı, Matüridilik ve Eş'arilikte büyük oranda benzer iken, Selefilikte daha farklıdır. Örneğin Matüridilikte imanda artma veya azalma mümkün değilken ve ibadet farz olsa da imanın bir parçası sayılmazken, Selefiliğe göre ise imanda artma ve azalma mevcut olduğu gibi ibadet de imanın bir parçasıdır. Sahabeleri hayırla anarlar.

Malezya'nın Shah Alam kentinde bulunan Sultan Selahaddin Abdülaziz Camii, Güneydoğu Asya'nın ikinci büyük camisidir. (Ülkede yoğun din İslam'dır ve inananların çoğu da Sünnilik'e bağlı olan Şafiilik mezhebindendir.)

Sünni inancında dört büyük yaygın fıkıh mezhebi bulunur. Bunlar: Hanefîlik, Şafiîlik, Malikîlik ve Hanbelîliktir.[237] Bu mezheplerin arasında Hanefilik ve Şafiilik, sıklıkla Matüridilik ve Eşarilik bazlı itikadi görüşlere sıcak bakarken; Hanbelîlik ise Eş'arilik ve Selefilik bazlı görüşlere sıcak bakmıştır ve Hanbeliliğin kurucusu olan Ahmed bin Hanbel, genel olarak bir Selef âlimi sayılır.

Sünni fıkıh uygulamalarında temel kaynaklar iki tanedir: Kur'an ve Sünnet.[242] Bu temel fikir, dört büyük fıkıh mezhebi tarafından da kabul edilmiştir.

Sünni mezhebinde mensupları tanımlamak için Ehl-i Sünnet ibaresi de sıklıkla kullanılır. Ehl-i Sünnet'e Matüridi, Eş'ari ve Selefiler dâhil edilir. Bunun dışındakilerin Ehl-i Sünnet'ten sayılıp sayılmadığı farklı âlimlerce farklı yorumlanmıştır. Örneğin İslam alimi Abdulkadir el-Bağdadî'ye göre şeriata bağlı Sufiler[242] ve "ehl-i bid'ate meyletmeyen sarf, nahv, lugat ve edebiyat âlimleri"[242] de Ehl-i Sünnet'e dâhildir. Gerek Ehl-i Sünnet'te yaygın olan dört büyük fıkıh mezhebinin kurucusu sayılan âlimler, gerekse yaygın itikadi mezheplerin kurucuları, önde gelen Ehl-i Sünnet âlimlerindendirler.[242]

Şiilik

Irak'ın Necef şehrinde bulunan ve Şiilerin birinci imamı olan Ali bin Ebu Talib'in gömülü olduğu düşünülen İmam Ali Türbesi
Alevîlikte ve Şiîlikte önemli bir yere sahip olan, Ali'nin Zülfikar isimli iki başlı kılıcının temsîlî bir resmi

Şiilik, Sünnilikten sonra dünyada en yaygın ikinci İslam mezhebidir. İslam dünyasının yaklaşık %10-20'si Şiidir. Sünnilikten farklı olarak imamet ve hilafet makamı Şiilikte çok önemlidir ve sıklıkla itikatta geçer. Her ne kadar Şia içindeki farklı mezhepler, özellikle imamet hususunda farklı inanç ve görüşlere sahip olsalar da, Şiiler genel olarak Sünnilerden farklı olarak Osman bin Affan'ın halifeliğini kabul etmez, büyük çoğunluğu Ebu Bekir ve Ömer bin Hattab'ın da halifeliklerini kabul etmezler. Ayrıca büyük bir kısmı imameti tanrısal bir makam olarak görür ve imamlara peygamberlerinkine benzer ek özellikler atfederler. Ayrıca Allah'ın adaletinin bir özelliği olduğuna inanılır ve ehl-i beytten çıkan imamlar desteklenir. Şiiler, genellikle Ali taraftarı olmayan sahabeleri benimsemezler.

Şiâ, kendi içerisinde birçok alt mezhebe, fırkaya bölünmüştür. Bu mezheplerin en büyüğü, Onikiciler olarak da adlandırılan İsnâaşerîyye'dir. Türkiye'deki Şiiler de bu fıkhı esas alır. İsimlerini 12 tane imamı kabul etmelerinden alırlar. İsnaaşeriyye inanışına göre, on birinci imam olan Hasan el-Askerî'nin bir oğlu bulunmaktaydı, fakat on ikinci imam olacak bu çocuk gayba karışmış, Allah tarafından insanların çoğunluğundan saklanmıştır.[243] İnanışa göre daha sonra Mehdi olarak zuhur edecek kişi bu imamdır ve bu sebeple Muhammed el-Mehdi olarak da anılır.[243][244] Bu kola bazen İmamiyye veya Caferiyye de dendiği olur. Nitekim Ali Zeynelabidin'in oğlu Muhammed el-Bakır'ın oğlu olan Cafer es-Sadık'ın mezhepte önemli bir yeri vardır ve İsnaaşeriyye'nin kurucusu gibi görüldüğü de olmuştur.[245] Nitekim Muhammed el-Bakır ve oğlu Cafer es-Sadık'la birlikte İsnaaşeriyye'nin temel öğretilerinden birkaçı ortaya atılmıştır. Örneğin, imamların ilâhî bir şekilde seçildiğine, Ali'nin hakkından sonra imam olması gerekenlerin Hasan bin Ali ve Hüseyin ibn Ali olduğuna, onlardan sonra ise sırasıyla soydan gelen bir sonraki oğula aktarılmasına ve böylece babadan oğula geçerek devam etmesine inanılmıştır.[245] Ek olarak, imamların masum, yani günahsız ve hatasız olduğuna inanılmıştır.[243][245]

Aynı zamanda yoğun bir Mehdi inancı bulunmaktadır: Buna göre son imam kaybolmuştur, gayba karışmıştır ve Mehdi olarak çok uzun bir zaman sonra gelecek ve kurtuluşu getirecektir.[243][245] Bu temelden de kaynaklanarak, Cafer es-Sadık kendi taraftarlarına sabretmeleri, isyan ve ayaklanmalardan uzak durmaları hususunda telkinde bulunmuştur.[245] Bazı İslam tarihçilerine göre Şia'da yaygın olan takiyye, yani kişinin Şii olduğunu ve Şiilikle ilgili özelliklerini toplumdan saklayarak gizli bir biçimde yürütmesi prensibi, Cafer es-Sadık'a dayanır.[243] 1501'de Şah İsmail tarafından kurulan Şii Safevi Devleti, İsnaaşeriyye tarihinde önemli bir rol oynamıştır. İran'da kurulan bu Türk devletinin dini resmen İsnaaşeriyye Şia'sı olmuştur ve İsnaaşeriyye bu dönemde gelişme ve yayılma fırsatı bulmuştur.[243] Daha sonraları Safevi Devleti'ne komşu durumunda olan Osmanlı Devleti'nin halifeliği ilan etmesi, hilafet bazlı Sünni-Şii gerilimi tarihte önemlidir.[243]

Bir diğer Şia kolu olan Zeydiyye'nin ise kurucusu ve isim babası Ali bin Ebu Talib'in oğlu, peygamberin torunu Hüseyin'in soyundan gelen ve bir fıkıh alimi olan Zeyd bin Ali'dir. Zeyd bin Zeynelabidin olarak da anılan Zeyd, ayrıca Hüseyin'den sonra, Hüseyin'in soyundan gelip de Emeviler'e karşı direniş başlatan ilk kişidir[246]. Zeydiyye mezhebi ilk Şii mezheplerindendir. Bununla birlikte görüş olarak Zeydiyye Ehl-i Sünnet'e diğer Şii mezheplerine oranla daha yakındır. Örneğin Zeydiyyede imamın ehl-i beytten çıkması bir zorunluluk değildir, fakat ehl-i beytten çıkan imam mutlaka desteklenir[246]. İmamette önemli olanın halk desteği olduğuna, soya bağlı bir sıralamaya inanılır.[246] Yine İsnaaşeriyye'den farklı olarak Zeydiyye'de imamların hatasız ve günahsız olduklarına inancı bulunmaz[245]. Ek olarak Zeyd bin Zeynelabidin Ebu Bekir ve Ömer'in imamlıklarını, Ali'ye tercih etmemekle birlikte, kabul etmiştir ve bu onun direnişine başta destek veren birçok kişinin ondan kopmasına ve Cafer es-Sadık'a yaklaşmasına da sebebiyet vermiştir.[245] Zeyd’îyye'nin bir önemli noktası da İsnaaşeriyye'den farklı olarak imametin sağlanmasında aktif bir yol seçilmesidir.[243] Her ne kadar her zaman bir imam olacağı görüşü olmasa da bir imam olduğu takdirde imametin sağlanması için aktif bir yol seçilir ki Zeyd kendi zamanında direnişe geçmiştir. Bugün özellikle Yemen'de hâkim olan bir Şii koludur.[244]

İran'da Muharrem ayının anılması

Bunların dışında bir diğer büyük Şiî mezhebi de İsmailîliktir ve bugünkü Şiî nüfusunun İsnaaşeriyye'den sonraki en büyük ve önemli bölümünü oluştururlar[247]. Diğer Şiâ ve Sünni mezheplerine oranla İslam'ın bâtınî bir yönü olduğu inancı ve bu yönünün araştırılması, tecrübe edilmesine büyük önem verirler. Bu sebeple Şiîliğin daha ezoterik bir şeklini benimsedikleri söylenebilir[244]. Özellikle ilk dönem İsmailîlikte dinî metinlerin zâhirî ve bâtınî olarak iki anlamlı sayılması ve bâtınî tarafının incelenmesi çok büyük önem arz etmiştir[247]. İsmailîler, adlarını Cafer es-Sadık'ın büyük oğlu İsmail bin Câfer el-Mûbarek'den alırlar.[244][247] Bazen, İsmailîliğin Mustâlîlik ve Nizarîlik kolları da yediden fazla imâma sahip olmalarına rağmen "Yediciler" olarak adlandırılmaktadırlar.[244] 909 yılında kurulan ve varlığını 1171'e kadar sürdüren Fatımi devleti (Fatımiler) İsmaililer tarafından kurulmuştur.[244][247] Bu dönem İsmaililerin altın çağı olarak da adlandırılmıştır[247]; zira bu dönemde İsmaili kültür oldukça gelişmiş, İslam medeniyetine İsmaililerin katkısı oldukça artmıştır[248]. İsmaililer kendi içlerinde ayrı kollara ayrılırlar.[247] Bu kollardan en büyük ikisi Nizari İsmaililik ve Davudi İsmaililiktir[248]. Nizari İsmaililikte imamet hâlâ devam etmektedir ve 2014 yılı itibarıyla, 49. imamları olan Kerim Şah'a (IV. Ağa Han) bağlıdırlar[247]. İsmaililikte dönüm noktasını oluşturan ve Nizari mezhebinin kurulmasına yol açan ayrışma 1409'da Fatımi sultanı ve (onsekizinci) İsmaili imamı olan el-Mûstensir'ın ölümüyle başlamıştır. Tahta geçmesi düşünülen halef olan oğul Nizar yerine tahta diğer oğul el-Mustali'nin geçmesiyle birlikte İsmaililikte ayrışma baş göstermiş, İsmaili topluluğun bir kısmı, özellikle İran bölgesinde yaşayanlar ki bunların büyük bir kısmı o zaman Hasan Sabbah yönetimindeydi, Nizar'ın imametini takip etmişlerdir[247]. Diğer bölgelerde, özellikle Kahire ve Yemen'de, kalan İsmaililer ise el-Mustali'yi desteklemişlerdir[247]. Nizari İsmaililik özellikle İran'da Hasan Sabbah önderliğinde yükselişe geçmiş, önce İran'da daha sonraları ise Hindistan ve Asya'nın farklı bölgelerinde yayılmış ve İsmailî halk yüzyıllarca zaman zaman isyan ederek zaman zaman mutasavvıf veya İsnaaşerî Şiiler kılığına bürünerek varlığını bugüne kadar sürdürmüştür. Mustalilik kolu ise daha sonraları Hafızi ve Tayyibi isimli iki kola ayrılmıştır. Bu ayrışmanın sebebi Fatımi sultanlarından ve İsmaili imamlarından olan el-Âmir'in ölümü üzerine gerçekleşmiştir ki daha sonra tahta geçen sultanların imametini takip eden grup olan Hafızîler, Fâtımîler hükümdarlığının çöküşüyle birlikte yavaşça yok olmuşlardır.[247] Daha sonra Tayyibi kolu da "Davudî İsmailîlik" ve "Süleymanî İsmailîlik" olarak ikiye ayrılmıştır.

Ali'nin çocukları ve İmamet'te İkinci ve Üçüncü imam olan Hasan bin Ali ve Hüseyin bin Ali, Şiâ'da büyük rol oynar. Bunların dışında altıncı imam olan İmam Cafer-i Sadık da birçok hadisin kaynağı olduğundan çok önemlidir.

Haricilik

Hariciler, Ali bin Ebu Talib'in grubundan ayrılarak ne onu, ne de Osman bin Affanhalife olarak kabul etmişlerdir. İslam'ın en radikal gruplarını oluşturan bu mezhep grubunun çoğunluğu çeşitli günahları işleyen kişilerin kâfir olduğuna ve katledilmeleri gerektiğine inanmıştır. En "aşırı"ları, yalnızca kendi mezheplerinden olan Haricileri kabul etmiş, diğer Haricilerin de katlinin farz olduğuna inanmışlardır. Tabiatıyla kendileri Abbasiler devrinde öldürülmüşlerdir. Bugün bu mezhep grubuna bağlı kimselerden sadece Umman'daki İbadiler kalmıştır; fakat bu grup, Haricilerin en ılıman olan grubunu oluşturur[249].

Sıffin Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Hariciler bir dönem sık sık isyan ederek Emevi Devleti için tehlike oluşturmuşlardır. Sıffin Savaşı'nda önce Ali'nin hakem ile tayini kabul etmesi sebebiyle bir grup ayrılmış ve Haruri olarak anılan ilk Haricileri oluşturmuştur[250]. Sıffin Savaşı ve hemen sonrasında hakemlik fikrine sıcak bakanların bir kısmı da daha sonra hakeme gitmenin dinden çıkaran bir tür günah olduğu kararına varıp, tövbe etmiş ve Haricilerin saflarına katılmışlardır[250]. İsyan amacı gütmeyen ve ayaklanmayan bu ilk grup sadece Ali bin Ebu Talib taraftarları ve Muaviye taraflarından ayrılan, üçüncü bir grup oluşturan ayrılıkçı bir gruptur[250]. İlk dönemdeki Haricilere el-Şurat da denmekteydi[250]. "Satan" anlamına gelen sözcük genelde Haricilerin kendileri için kullandıkları bir isimdi ve Allah'a ve Allah'ın yoluna ruhlarını sattıkları, verdikleri anlamını ima etmekteydi[250]. Bu ilk dönem Haricilerinin büyük çoğunluğu Bedevilerden oluşmaktaydı[250]. Muaviye'ye karşıt eylem hazırlığında olan Ali Haricileri kendisiyle birlikte savaşmaya çağırmış fakat olumsuz yanıt almıştır. Nitekim daha sonra gerçekleşen Nahrevan Savaşı'nda Ali taraftarları ve Hariciler savaşmıştır. Bu savaşta Hariciler ezici bir yenilgiyle karşılaşmış ve büyük kayıplar vermişlerdir[249][250]. Nitekim bu savaş sonucunda Ali'nin taraftarları ile Hariciler arasındaki ayrılık iyice keskinleşmiştir ki Ali'nin ölümü de bir Harici olan Abdurrahman İbn-i Mülcem'in onu katletmesi sonucu gerçekleşmiştir[249]. Hariciler, Ali'nin ve Ali taraftarlarının yenilgisinden sonra başa geçen Emevilere karşı büyük saldırılar gerçekleştirmişler, zaman zaman belirli bölgelerin kontrollerini ele geçirmişler hatta kısa bir süreliğine Mekke ve Medine'yi de ele geçirmişler, zaman içinde geniş ordulara sahip olmuşlardır. Bu dönemlerde en yaygın ve geniş kitle Ezarika ve İbadiyye idi; özellikle Emevilerin çöküşe geçtiği dönemde Harici saldırıları güçlenmiş ve sıklaşmış, İbadiyye kolu bu saldırılarda başı çekmiştir[250]. Devletin başına Abbasiler geçtikten sonra da Harici isyan ve saldırıları devam etmiştir.

Hariciler kendi içlerinde birçok kola bölünmüşlerdir. Bu kollardan bir dönem en büyük çoğunluğa da sahip olan ve en aşırısı sayılan Ezarika, Harici tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu kolun isim babası ve taraftarlarının takipçisi olduğu kişi Nafi bin el-Ezrak'tır. Ezarika kolundan olan Hariciler, Harici olmayan tüm Müslümanları, çocuklar dâhil, katletmenin helal olduğuna inanırlardı[250]. Diğer büyük Harici kolu sayılan ve bugüne kadar varlığını kitlesel bir şekilde sürdürebilmiş tek Harici kolu olan İbadiyye[249][250] ise Ezarika'ya oranla daha ılımlı olduğu gibi Ehl-i Sünnet'e de diğer kollara oranla daha yakındır. Bugün İbadiyye özellikle Umman'da yoğun olarak bulunmaktadırlar[251]. Umman dışında, Kuzey Afrika ve Zengibar'da da bulunmaktadırlar[250].

Harici inanışı itikadî meselelerde Sünni ve Şia'ya oranla farklılıklar içerir. Örneğin Harici inanışında şeriatın bir emrine uymamak veya şeriatta yeniliğe gitmek büyük bir günah sayıldığı gibi bu günah sebebiyle kişinin küfre girdiğine ve tövbe etmesi gerektiğine yoksa bir kâfir olarak ölmüş olacağına ve (birçok Harici mezhebine göre) katlinin helal olacağına inanılır[250]. Buradan hareketle üçüncü halife Osman bin Affan'ın katillerini temiz görmüşler, Ebu Bekir ve Ömer ibn Hattab'in ise hilafetlerini kabul etmişlerdir[250]. Şeriatı sıkı bir şekilde takip etmeye çalışıp, ibadete büyük önem verirler[252]. İlk itikat mezhepleri arasında ihtilafın yaşanmasına konu olan kader konusunda her ne kadar kadere inanmış olsalar da, Eş'ariyye'nin kurucusu el-Eş'ari, Mu'tezile'nin görüşünü benimsediklerini rivayet etmiştir[250]. Kader konusu özellikle İbadiyye mezhebi arasında tartışma konusu olmuştur. Ebu Ubeyde'nin imam olduğu dönemde, İbadiyye mezhebinde kader konusu tartışılmış, Ebu Ubeyde Allah'ın her şeyi bildiği her şeye gücünün yettiğini fakat kişilerin eylemlerini ve olayları belirleyen olmadığını, kişilerin bunları kendi iradeleriyle belirlediğini ilan etmiştir[250] .

İnanç mezhepleri

İnanç mezhepleri veya İtikadi mezhepler kategorisi, diğerlerine oranla daha geniş olmakla birlikte, bir mezhep olarak tanımlanabilecek kadar gelişmiş olan beş mezhep, genelde bu kategoride zikredilir. Bunlar: Mürcie, Mutezile, Eş'ârîlik, Mâtûridîlik ve Selefîliktir. Bunların dışında Kaderiyye, Cebriyye, Müşebbihe ve Mücessime gibi mezhepler de bulunur; bununla birlikte bu mezhepler diğerlerine göre çok daha küçüktür ve son üçü bugün varlığını koruyan temel siyasi mezhepler olan, Sünnilik ve Şia tarafından İslam dışı kabul edilir.[253] Bu mezheplerden ilki sayılan Mürcie diğer gruplar tarafından, imanlı kişinin günahının önemli olmadığını öne sürmesi başta olmak üzere çeşitli itikadi görüşleri sebebiyle Müslümanların çoğunluğu ve diğer mezheplerce İslam dışı kabul edilir. Mürcie isminin kökeni "ertelemek", "umut vermek" anlamlarına gelen irca köküdür[254][255][256]. Nitekim bu hareket ilk kez Osman'ın halifeliği sırasında, iç çekişmeler ve gerilimler yaşanmaya başlayınca çıkmış ve dünyada kişilerin yaptıkları kötülüklerin veya büyük günah işleyenlerin hesabını öteki dünyaya (ahirete) bırakma, erteleme fikrinden köken almıştır[254][255]. Ayrıca Mürcie mezhebinin ana görüşü olan imanlı kişinin hangi günahı işlerse işlesin azap görmeyeceği ve günahlarının imanının yanında bir etkisinin olmadığı inancı[256] da isimlerinin kökeni olan "irca"nın "umut vermek" anlamıyla ilişkilendirilebilir[254]. Başlarda Mürcie mezhebi Osman ve Ali gibi kişilerin Hariciler tarafından kâfir olarak görülmesine karşı bir tepki olarak doğmuştu ve günahın etkisiz olduğu fikrine sahip değildi[254][257]; sadece müminler için sonsuz azap olduğunu reddetmekteydiler ki bu Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğunun da görüşüydü[254]. Bununla birlikte zaman içinde Mürcie bu hususta daha uç bir noktaya gitmiş ve imanlı kişinin günahlarının tamamen önemsiz olduğu fikrini ortaya atmışlardır. Genel olarak Mürcie mezhebi Haricî mezhebinin tam diğer uçtaki aşırı dengi olarak görülmektedir[254][256][257].

Mutezile mezhebi bu mezheplerin arasında en akılcı olandır[258] ve genel olarak Ehl-i Sünnet içerisinde hoş karşılanmaz; tekfir edildiği de olmuştur. Mutezile mezhebi her ne kadar bugün pek yaygın olmasa da, özellikle Abbasiler döneminde güçlenmiştir[258]. Mutezile'de akıl ile nass (örneğin bir ayet) çelişkili durduğunda nass akla uygun olacak şekilde tevil edilir (yorumlanır). Mutezile'nin bu tutumu özellikle gelenekçi akımlardan büyük eleştiri almıştır. Mutezile mezhebine bağlı kişilerin inandıkları belirli esaslar bulunmaktadır, bunların başlıcaları şu beşidir: Tevhid, adalet, söz ve tehdit (el-Va'd ve el-Va'id), iki konum arasındaki bir konum (El Menzile beyne'l-menzileteyn) ve iyiliği emretmek-kötülükten menetmek (Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker)[259][258]. Bu beş esasa usûlü'l-hamse denir[258]. Tevhid esası Allah'ın varlığı ve birliği anlamındayken adalet esası kader tartışmasıyla ilgili ve Cebriyye'ye bir tepki olarak doğmuş bir esastır[258]. Buna göre insan fiilerinde tamamen hürdür ve fiilerini, Allah'ın ona bahşettiği bir güçten yararlanarak, kendisi yaratır. Mutezile argümanlarına göre eğer kişinin durumu bu olmasaydı da Allah onun fiilerini yaratmış olsaydı, kişi davranışlarında hür olmasaydı, Allah'ın kişiyi davranışlarından, fiilerinden dolayı cezalandırması adil olmazdı. Oysaki İslam anlayışına göre Allah adaletin kaynağıdır[258]. Nitekim bu esasın ismi de buradan doğmuştur. Söz ve tehdit yani Arapça özgün tabiri ile el-Va'd ve el-Va'id ise Mürcie mezhebine tepki olarak ortaya çıkmıştır ve Allah'ın sevap işleyenlere söz verdiği (vadettiği) iyiliğin, günah işleyenlere ise tehdit ettiği cezanın gerçekleşeceğini kasdetmektedir. Mutezile mezhebinin bu husustaki mantığı Mürcie mezhebinin tam zıddıdır ve şöyle ilerler: Eğer kişinin imanı yanında günahları etkisiz olsaydı Allah'ın günahlara karşı insanları azap ile korkutması anlamsız olurdu; bu sebeple Allah'ın vadettiği iyilik de ceza da kaçınılmazdır. İki konum arasındaki bir konum esası ise söz ve tehdit esasıyla ilişkilidir; buna göre büyük günah işleyen Mümin tövbe etmeden ölürse azap görür. Bununla birlikte bu kişinin (büyük günah işlemiş Müminin) konumu kâfirlik değildir; bu kişiye fasık denir ve iman ile küfür arasında bir konum olduğuna inanılır ve nitekim esasta ismini bundan almıştır[259]. Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker yani iyiliği emretmekten ve kötülükten menetmek ise Mu'tezile'de önemli bir yere sahip bir esastır. İnananların birbirlerine iyiliği tavsiye etmeleri, emretmeleri, kötülükten ise alıkoymaları, men etmeleri anlamına gelmektedir. Mu'tezile'nin bu beş ana esasını ilk ortaya atanın Mutezili düşünür Ebu'l-Huzeyl olduğu düşünülmektedir[259]. Her ne kadar Mutezile bugün ayrı bir itikadi mezhep olarak yaygın olmasa da, önemli Şia kolları, Zeydiyye ve İsnaaşeriyye, Mutezili görüşlerin çoğunluğunu kabul etmiştirler ve bu sebeple itikadda Mutezili bir tavırları vardır[258][259]. Mutezililerin birçoğu fıkıh mezhebi olarak (yani amelde) Hanefi mezhebine bağlıdır[258].

Akla itikadi konularda verilen değer ve akıl bazlı bir metodolojinin itikadi yorumlama ve kararlar için kullanılması hususunda, Selefilik Mutezile'nin tam zıddı konumda bulunan bir itikat mezhebidir. Selefiliğe göre nakillerin zahirî (görünen, sözlük veya terim anlamı) ele alınır ve hiçbir nas tevil edilmez[260]. Takdis, tasdik, aczini itiraf etmek, sükût, imsak, keff ve marifetin ehlini teslim Selefîliğin başlıca esaslarıdır[260].

Aklın itikaddaki yeri hususunda Matüridilik ile Eşarilik bu iki mezhebin ortasında bir konumda yer alsalar da, Matüridilik akla Eşariliğe oranla daha fazla yer ve ağırlık verir. Ehl-i Sünnet'te en yaygın ve başlıca itikadi mezhepler Matüridilik ve Eşariliktir[261]. Matüridilik özellikle Ebu Hanife'nin itikadi konulardaki görüşlerinden etkilendiği için bazı bilim insanları bu mezhebi Hanefiliğin itikadi açıdan devamı saymışlardır[261]. Kurucusu, mezhebe ismini veren, Ebu Mansur el-Matüridî'dir[261]. Eşariyye veya Eşarilik ise ismini kurucusu olan Ebu Hasan Eş'ari'den almaktadır[262] ve özellikle Mutezileye karşıt bir tepki olarak doğmuştur. Nitekim bu tepki daha sonraları, İslam filozoflarına da kaymış, Eşari kelamcıları ile İslam filozofları arasında önemli tartışmalar yaşanmıştır[262]. Her ne kadar Eşarilik ile Matüridilik birbirlerine benzeseler ve çok yakın olsalar da, özellikle ayrıntılarda ve çeşitli hususlarda birbirlerinden ayrılmıştırlar. Amelde Maliki ve Şafii olanların çoğunluğu Eşariyken Hanbeli ve Hanefi olanların küçük bir kısmı Eşaridir[262].

Fıkıh mezhepleri

Fıkıh mezhepleri, İslam hukuku olan fıkhın farklı yorumlanması nedeniyle oluşmuş mezheplerdir. Bunlar temelde itikadî konularla yani inanç esaslarıyla ilgilenmeseler de, İslam hukukunda kullandıkları metodolojiye yakın bir metodolojiyi kullanan çeşitli itikadî mezheplerle yakınlaşmışlar, belirli itikadî fikirleri savunmuşlardır. Nitekim zaman zaman fıkıh âlimleri itikadî eserler de vermiştir; örneğin bir Sünni fıkıh mezhebi olan Hanefîliğin kurucusu konumundaki Ebu Hanife'nin çeşitli itikadî fikirleri bulunmaktadır ve kendisinden sonra gelen bazı itikat, kelam alimleri bu fikirleri kullanmışlardır[263].

Sünni fıkhi mezheplerinin başlıcaları: Hanefîlik, Şafiîlik, Malikîlik ve Hanbelîlik mezhepleridir.[235][264][265][266] Başlıca Şii fıkıh mezhebi ise İsnaaşeriyye'den olan Caferîliktir.[266][267] Bunların dışında bugün kitlesel anlamda varlığını sürdürmeyen fakat fıkıh meselelerinde tesiri olmuş, tarihî açıdan önemli fıkıh mezhebi de Zahiriyye'dir[268].

Caferilik ismini Ali bin Ebu Talib'in torunlarından olan fıkıh alimi Cafer-i Sadık'tan almaktadır. Her ne kadar mezhep genel olarak bir Şii ya da Alevi mezhebi sayılsa da Cafer-i Sadık Sünnilerce önem verilen bir âlimdir. Nitekim kendisi, Sünnilikte önemli bir yere sahip, kendi adlarına ekol bulunan çeşitli fıkıh alimlerine, örneğin Hanefiliğin isim babası Ebu Hanife ondan ilmî açıdan yararlanmıştır. Fıkhî açıdan Caferîlik (veya İsnaaşeriyye) Sünni fıkıh mezhepleriyle benzer kaynaklara ve metodolojilere dayanır. Bununla birlikte özellikle fakihlerin (fıkıh bilginlerinin) ağırlıkları ve önemleri, Sünni mezheplere oranla çok daha önemli bir etki ve yere sahip olmuş, Sünni mezheplerden farklı olarak önemli bir hiyerarşik yapıyı ortaya çıkarmıştır[267].

Sünnî fıkıh okullarından olan Hanefîlik ismini, temel aldığı alim olan Ebu Hanife'den alır[263][264][265] ve bugün dünya çapında en yaygın olan fıkıh mezhebidir[269]. Ebu Hanife'nin metodu akılcı bir yaklaşım izler ve Sünnî fıkıh mezhepleri arasında bir fıkhî yol olarak kıyasa en çok değer veren mezheptir[267][269][270]. Ayrıca fıkıh mezhepleri arasındaki en liberal mezhep olduğu görüşürü yaygındır[269]. Her ne kadar mezhebin kurucusu olarak Ebu Hanife ismi zikredilse de, mezhebin gelişiminde Ebu Hanife'nin iki öğrencisi Ebu Yusuf ve Muhammed bin Hasan eş-Şeybanî'nin rolleri büyüktür ve bu iki imama birlikte imameyn lakabı takılmıştır[263][270]. Nitekim Hanefîlikte daha sonraları, imameynin ortak görüş belirttiği ve görüşlerinin Ebu Hanife'den farklı olduğu durumlarda, imameynin görüşleri kabul görmüştür[271]. Orta Asya ülkelerinde, Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerdeki Sünni nüfusta yaygın olan Hanefilik, ayrıca Orta Doğu'da Türkiye ve Irak gibi ülkelerde de oldukça yaygındır[270].

Malikîlik ismini fıkıh alimi ve hadis alimi (muhaddis) olan Malik bin Enes'den alan bir Sünni fıkıh mezhebidir[264][265]. Temel fıkıh kaynaklarına yaklaşımı Ebu Hanife'ninkine benzemektedir. Her ne kadar re'y ve kıyasla hiç hükmetmediği iddiaları doğru olmasa da, re'y ve kıyası sık kullanmamıştır. Malik icmayı diğer alimlerden daha sık kullanmıştır ve Malikîlikte icma diğer mezheplere oranla daha sık kullanılagelmiştir. Ayrıca sahabe kavli, sahabelerin icraatları ve maslahatlar Malikî mezhebinde diğer mezheplere oranla daha önemli bir kaynak teşkil eder ve daha önemli bir yere sahiptirler. Bugün dört mezhepten üçüncü en büyüğü olan Malikîlik özellikle Kuzey Afrika ve Batı Afrika'da yaygındır[265].

Şafiîlik ismini el-Şafiî (Muhammed bin İdris Kureyşî) isimli fıkıh alimden alan bir Sünnî fıkıh okuludur[264][265]. Gerek Ebu Hanife gerekse Malik'ten (Malik bin Enes) oldukça etkilenmiş olan el-Şafiî aynı zamanda Usûl'ül-Fıkıh yani Fıkıh Usûlü ilminin de kurucusudur[264]. İtikadda Şafiîler Eşariliği takip ederler. Bugün Şafiilik Mısır, Somali, Yemen, Hicaz, Endonezya, Malezya ve Etiyopya gibi birçok ülkede yaygındır[265]. Ayrıca Hindistan'ın bazı bölgelerinde de Sünnî Müslümanlar arasında yaygın bir mezheptir.

Sünnî fıkıh mezheplerinden Hanbelîlik adını fıkıh âlimi ve muhaddis Ahmed bin Hanbel'den almaktadır[264][265][272]. Ahmed bin Hanbel aynı zamanda Selefîlik ekolü içinde önemli bir yere sahiptir. Hanbelîlik mantıkî metodolojilere en düşük önemi veren fıkıh mezhebi sayılabilir[267]; nitekim özellikle ilk dönemlerde çoğu akılcı metot ve fikri reddetmişlerdir[272]. Eğer bir hususta Kur'an'da ve sahih hadislerde bir karar bulunmuyorsa sahabe kavline, eğer sahabe arasında bir ihtilaf varsa Kur'an ve Sünnet yönünden en güçlü olan tarafın kararına uyulur. Eğer bunların hiçbiri mümkün değilse fakat zayıf bir hadisin varlığı mümkünse, zayıf hadisi takip edilir. Eğer bu da mümkün değilse, en son çare olarak kıyasa başvurulur. Bugün özellikle Arap yarımadasında yaygın olan mezhep[265] aynı zamanda tarih boyunca farklı ekolleri etkilemiştir. Örneğin çağdaş Vahhabilik hareketi Hanbelîlikten büyük ölçüde etkilenmiştir[265][272].

Bugün müntesibi bulunmayan fakat birçok konuda hâlâ etkilerini sürdüren bir başka fıkıh mezhebi de Zahiriyye'dir[268]. Bazen belirli tarihî dönemler için Sünnî gelenek içerisindeki beşinci fıkıh mezhebi olarak anıldığı da olur. Kurucusu Davûd el-Isbehânî olan mezhep, fıkıhta aklî metodların çoğunluğunu reddetmesi ve nassların (ayet ve hadislerin) görünen anlamlarını (zahirî anlamlarını) temel alması sebebiyle Zâhîrîyye olarak adlandırılmıştır[267][268]. Mezhebin gelişiminde büyük rol oynamış ve özellikle Endülüs'te yayılmasına sebep olan başlıca alim ise Ebû Muhammed İbn Hazm'dır. Her ne kadar etkisini yitirse ve zaman içinde kitlesel varlığını kaybetse de, 20. yüzyılda da çeşitli fıkhî eserlerinde Zahirî etkisi ve fıkıh anlayışı devam etmiştir[268].

Diğer grup ve mezhepler

Çeşitli mezhep ve gruplar, bazı âlimlerce mezhep, bazılarınca ayrı bir din bazılarınca ise dinî farklılıklardan ziyade etnik farklılıklarla ayrışmış gruplar olarak kabul edilirler. Zaman zaman bir mezhep olarak ortaya çıkan ayrı gruplar, zaman içinde gelişerek yeni bir din olmuşlar ve İslam'dan ayrılmışlardır.

Etnik unsurların ve kültürün mezheplerle ve İslam ile kaynaşması sonucu oluşan gruplara bir örnek bugün Türkiye sınırları içerisinde kalan, Anadolu'daki, Alevîlerdir. Anadolu Alevîleri, İran'daki Alevîler farklı olduğundan İran'dakiler, Şiîliğin bir mezhebi sayılırken Türkiye'deki Alevîlerin ayrı din olarak görenler de vardır ve ayrı bir din mi yoksa bir mezhep mi olduğu tartışma konusudur. Zaman zaman Anadolu ve Balkan Alevîlerinin Şia'nın İsnaaşeriyye kolunun Türkî bir yorumu olarak kabul edildiği iddia edilir.

Anadolu Alevîliği

Alevîlik, Sünnîlikten sonra Türkiye'de en yaygın ikinci mezheptir. Sıklıkla ansiklopedilerde ve bilimsel kaynaklarda Şiiliğin Türkiye'deki bir mezhebi olarak tanımlanır[273]. Çıkış noktası İsnaaşeriyye Şiiliği olmasına rağmen uygulamada ve anlayışta oldukça büyük farklılıklar içerdiği[274] gibi Türk kültür ve geleneklerinden büyük oranda etkilenmiştir; özellikle Alevi büyükleri antik Türk inançlarından, örneğin kamcılıktan, Aleviliğin büyük ölçüde etkilendiği ve çeşitli unsurlar barındırdığını ortaya atmışlardır[273]. Nitekim Batılı kaynaklarda Alevilik, "Türk veya Osmanlı Şiiliği" olarak adlandırılır. Alevî sözcüğünün kökeni Ali bin Ebu Talib'in taraftarı anlamına dayanır ki Şiilikte peygamber sonrası ilâhî bir şekilde seçilmiş olan halifenin Ali olduğu inancı Alevilikte mevcuttur[274]. Bununla birlikte kendine has özelliklerinden ötürü, diğer bazı Alevi olarak adlandırılan gruplar gibi (örneğin, Dürziler ve Nusayriler), Şiilik ve Sünnilik dışı ayrı bir mezhep olarak da görüldüğü olmuştur[274]. Ek olarak Alevîlik Türk (Orta Asya ve Anadolu) Sufî gelenekleri ve tasavvuf akımlarından büyük oranda etkilenmiş, Şii unsurların çoğunluğu tasavvufî kavram ve unsurlarla bütünleşmiştir. Bunların dışında çeşitli Türk ve İslam kültürleri dışı etkilerin ve kökenlerin de olduğu bilim insanlarınca öne sürülmüştür: Gnostikler, Zerdüştlük, Manihaizm (Mani dini) ve panteizm gibi[273]. Aleviliğin tanımlamasında son yıllarda Aleviliği ayrı bir din (veya İslam dışı) gibi görme tartışmaları ortaya çıkmış olduğu gibi[274], bazı bilim insanları Alevileri bir dinî azınlıktan ziyade etnik bir azınlık olarak görmüş ve tanımlamıştırlar[273]. Aleviliğin Türk kültürüyle sık sık bağdaştırılması ve zaman zaman Türk İslamı olarak yorumlanmasının, özellikle Kürt-Alevi etnik grubu bazlı ayrılıkçı hareketlere karşı geliştirildiğini savunan bilim insanları da olmuştur[275].

Alevilik özellikle Bektaşilik ile büyük ölçüde paraleldir ve bugün iki isim sıklıkla birbiri yerine kullanılır[276]. Bununla birlikte Bektaşilik daha ziyade bir tasavvuf tarikatıdır ve temel nitelikleri, özellikleri de tasavvufîdir[273]. Nitekim Aleviliğin Bektaşilikle iç içeliği sonucu birçok tasavvufî öğe, Bektaşî geleneği Aleviliğe dâhil olmuştur. Cem ayinleri, dede, pir ve mürşitlerin eğitiminde kurtuluşa erecek Sufî yolun takip edilmesi[273], her ne kadar her Alevi tarafından sıkıca takip edilmese de, Bektaşilik ile Aleviliğin paylaştığı temel unsurlardandır. Bektaşî-Alevî geleneğinde, tasavvufî unsurlarla bütünleşmiş yolu benimseyenlerle, etnik olarak ilgili gelenekten olanlar arasında ayrım yapılır: Hacı Bektaş'ın yolunu takip eden Bektaşi-Alevilere Yol Evladı tabiri kullanılırken, etnik olarak gelenekten olanlara Bel Evladı tabiri tercih edilir[273].

Alevîler'in ibadet yeri cemevidir[275][276]. Aslen Bektaşî geleneğinde bir tür inisiasyon ritüeli olan cem ayini (ayin-i cem) Alevi ibadetinde çok önemli bir yer tutar[273] ki nitekim liturji açısından İsnaaşeriyye ile Alevilik arasındaki büyük farklılıkların bir göstergesidir[274]. Cem ayinlerinde birçok Şii temelli sembol bulunur: Kötü bir sonla karşılaşan imamlar Hüseyin ve Hasan'a atfen on iki mum söndürülür, özellikle On İki İmam, Kerbela gibi şeyleri konu edinen nefesler söylenir ve semah yapılır[273]. Şii ve Sünnilerin genelinden farklı olarak Ramazan ayında oruç tutmazlar[274][276]. Kendileri Muharrem ayının 10'unda, üçüncü imam Hüseyin'in Kerbela'da öldürüldüğü günü oruç tutarak geçirirler[274]. Nitekim Şiiler ve Sünnilerce uygulanan ve Sünnilere ve her iki grup tarafından da İslam'ın şartlarından kabul edilen hac da Aleviler tarafından uygulanmaz. Alevilikteki davranışsal temel ise ünlü bir Alevi deyişiyle şöyle tanımlanmıştır: "eline, diline, beline sahip ol"[273].

Türkiye'de bulunan Şiilerin ve dolayısıyla Alevilerin nüfusunun kaçta kaçını oluşturduğu net olarak bilinmemektedir[277]; bununla birlikte Caferilerin ve Alevilerin toplamda nüfusun %7 ile %30 arasında bir kısmını oluşturduğuna yönelik tahminler ve çalışmalar bulunmaktadır[278]. Bir AB raporuna göre Türkiye'de 15-20 milyon Alevi bulunmaktadır[279]. Birçok Alevi yazara göre de Türkiye'deki Alevi nüfusu, Türkiye toplam nüfusunun üçte biri kadardır ki bu yaklaşık 20 milyon veya üzeri bir rakama işaret eder[280]. Bununla birlikte daha düşük tahminler de yapılmış. Bu tahminlere göre Alevi nüfus daha ziyade 10 veya 12 milyon civarıdır[280]; bununla birlikte nüfusa oranı %10'un altına düşüren, net sayıyı 5 milyon civarında tespit eden başka tahminler de vardır[277]. Alevilik tanımının göreceli yönlerinin bulunmasından dolayı tüm tahminlerin doğruluk payı olduğu fikrini ortaya atan bilim insanları da olmuştur[277].

Tasavvuf

Rifaiyye tarikatından zikreden şahısları gösteren bir betimleme.

Tasavvuf veya Sufizm bir mezhep olmamakla birlikte, kendisine birçok farklı mezhepte yer bulmuş, çileci, zaman zaman ezoterik, monistik veya panteistik yönleri de olan tarikat ya da İslam akımıdır. Tasavvuf veya Sufi kelimelerinin kökeni konusunda ihtilaf olduğu gibi ortaya çıkışı hususunda da ihtilaf vardır. Din bilimleri açısından tasavvuf akımının hicrî ikinci yüzyıldan itibaren başladığı özellikle İslam'ın yaygınlaşması ve yeni toprakların İslam devletine katılmasıyla birlikte yaygınlaştığı bilinmektedir. Cabir bin Hayyan, Ebu Haşim el-Kûfî ve Abduk es-Sûfî birçok araştırmacı tarafından ilk mutasavvıflardan sayılmışlardır[281][282]. Tasavvuf akımı kendisinden önce ve sonra ortaya çıkan farklı dini veya mistik akımlardan büyük ölçüde etkilenerek ortaya çıkmıştır[283][284][285]. Nitekim tasavvuf tarihçelerinde, Antik Çağ'dan tanınmış bazı âlim ve düşünürler, özellikle Hindistan ve Mısır'daki gizemci bazı mezhepler ve felsefeler övülmüş, tasavvufla ilişkilendirilmiş bu felsefelerin tasavvufî düşünceyle ortak bir paydada buluştuğu ifade edilmiştir[286]; Örneğin, batı mistiklerinden Pisagor, birçok mutasavvıf ve eser tarafından sıklıkla övülmüş, tasavvufla ilişkilendirilmiştir[287]. Oryantalist De Lacy O'Leary tasavvufun üzerinde oturduğu temel eylemler, davranışlar ve kavramların İslam'da bulunmadığını ve dışarıdan İslam kültürüne geldiğini iddia etmiştir[288].[289]. Bu fikirler mutasavvıflar arasında bazen kabul görüp, bazen görmemektir. Genelde mutasavvıflar tasavvufî görüşlerin ve kavramların Kur'an temelli olduğunu ve peygamber ile sahabe zamanında olduğuna inanırlar. Tasavvufî düşünce kendi içinde birçok gruba ayrılır ve bu grupların her birine tarikat denir. Tarikatlar, geçmişlerinin peygamberin zamanında yaşayan Müslümanlardan birine kadar gittiğini iddia ederler ve o zamandan günümüze kadar düşüncesel anlamda önderlik etmiş şahısların bir silsilesini oluştururlar. Bazı din bilimciler Batı'daki panteistik düşüncelerle tasavvuftaki ontolojik düşüncelerin benzerliğini savunsa da, birçok mutasavvıf bunu reddetmiştir. Nitekim tasavvufta ontolojik yapı tarikatlar arası farklılık göstermektedir.

Tasavvufun temelinde sıklıkla, Allah'ın tek olduğu, sadece tanrısal anlamda değil varlıksal anlamda da tek olduğu, onun dışında hiçbir varlık bulunmadığı, evrenin ve içindeki canlı cansız her şeyin Allah'ın varlığının bir yansıması olduğu fikri yatar (Vahdet-i Vücut, Panteizm). Bu noktada ontolojik anlayış çoğu tasavvufî akımda benzer olsa da, ayrıntılarda farklar görülür. Tasavvufta Kur’an’da hayatın her alanında zahirî (görünen) şeylerin ardında kalan daha derin bir anlam olduğu fikri egemendir. Bunun dışında özel bir zühd kavramı vardır ve mutasavvıflar hayata dair zevklerden ruhanî zevklere ulaşabilmek için kaçınmalıdırlar. Yoğun bir çilecilik anlayışı mevcuttur fakat bu çileciliğin tezahürleri tarikattan tarikata farklılaşabilir. Tasavvufta farz ve nafile ibadetlerin dışında uzun toplu veya bireysel zikir önemli bir ibadettir. Ayrıca tasavvufta, kişinin kendisini tasavvufî anlamda geliştirmesi için, bir şeyhe bağlanması şarttır. Tasavvufa göre kişi tasavvufta ilerledikçe çeşitli varlıksal mertebelerden geçer ve sonunda kemâle erer. Ayrıca beden ve nefis doğaları gereği kötü ve hakir görülür, nefse ve bedensel ihtiyaçlara sıklıkla yenilecek bir düşman, aşılacak bir engel olarak bakılır. Buna göre Allah'ın bir parçası olan ruhun, onun varlığında farkındalığına kavuşması için bunlar şarttır. Nitekim bu da çileciliğin tasavvuftaki yerinin sebeplerindendir. Ayrıca tasavvufta Allah'a karşı duyulan ve önemli bir yeri olan aşk kavramı mevcuttur. Nitekim sıklıkla yapılan ibadetlerin cennet arzusu veya cehennem korkusu yerine bu aşk uğruna yapılması gerektiği vurgulanır. Bu aşk kavramı tasavvuf edebiyatında da kendisine önemli bir yer bulmuştur ve gerek Allah'tan gerekse Muhammed'den tasavvuf edebiyatında sıklıkla sevgili olarak söz edilmiştir.

Tasavvuf, özellikle şeyh-mürid ilişkisi ve barındırdığı çeşitli ontolojik fikirler (örneğin vahdet-i vücud) sebebiyle zaman zaman çeşitli din âlimlerince kınanmış ve hatta tekfir edilmiştir. Bu âlimlere bir örnek İbn Teymiye'dir. Gazali gibi bazı İslam âlimleriyse tasavvufî görüşe hak vermiş ve İslam dairesi içinde, saf ve hakikî bir yol olduğunu savunmuş, tasavvufun gelişimine katkılarda bulunmuştur.

Tasavvufun İslam kültüründeki yeri büyüktür ve gerek Sünnî gerekse Şii topluluklarda önemli bir yer tutar. Tasavvuf edebiyatı ve musikîsi İslam kültüründe önemli bir rol oynamıştır. Tarih boyunca birçok tanınmış mutasavvıf şair vardır ve gerek tasavvuf edebiyatı gerekse Doğu edebiyatında önemli bir yere sahiptirler. Bunlara Celaleddin-i Rumî, Şeyh Galib, Feridüddin Attar, Hâfız, Sadi Şirazi, İbn Ferid ve Yunus Emre gibi isimler örnek olarak verilebilir.

Dünyada Müslümanlar

Müslümanların yeryüzündeki dağılımını gösteren, Pew kuruluşuna ait bir harita.

Demografi

İslam dini, 2 milyarı aşan inananıyla Hristiyanlıktan sonra dünyanın en yaygın ikinci dinidir.[290]

Dünyadaki Müslümanların çoğu Orta Doğu'da, Afrika'nın ortasında ve kuzeyinde, Asya'nın batısında ve güneydoğusunda ve Balkanlar'da yaşamaktadır. Ayrıca Avrupa, Avustralya ve Amerika gibi diğer kıtalarda da on milyonlarca Müslüman yaşamaktadır. Müslümanların yarısından fazlası Asya'da, %25'i Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da yaşar; ama bugün dünyanın neredeyse her ülkesinde Müslüman topluluklar vardır.[24][25]

Dünya nüfusunun yaklaşık %25'ini kapsayan İslam dini,[22] en büyük dinlerden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Müslümanların %80-90'ı Sünni, %10-20'si de Şii'dir.[23] Yaklaşık 50 ülkenin nüfusunun çoğunluğu Müslümandır.[23] Bunların Suudi Arabistan, Afganistan, Pakistan ve İran'ı kapsayan bir avuç kadarı şeriatı temel alan İslam devleti olarak kabul edilir.[23] Diğer ülkelerin çoğu, büyük bölümü Orta Doğu'da olmak üzere, İslam'ı sadece resmi devlet dini kabul eder (Irak, Cezayir, Fas, Mısır...).[23] Bazılarının ise ağırlıklı olarak Müslüman bir nüfusu ama laik yönetimleri vardır (Arnavutluk, Türkiye, Senegal, Bosna-Hersek...).

Endonezya, dünyada en büyük Müslüman nüfusa sahip ülkedir; Müslümanların yaklaşık %13'ü (231 milyon) orada yaşamaktadır.[22][291][292] Onu sırasıyla Pakistan, Hindistan ve Bangladeş izlemektedir.[23] Nüfusunun %100'üne yakını Müslüman olan Suudi Arabistan, Müslüman nüfusun tüm nüfusa oranı bakımından dünya birincisidir.[293] Hindistan ise, sayısal açıdan dünyanın en büyük Müslüman azınlık nüfusunun (yaklaşık 195 milyon) yaşadığı ülkedir.

En çok Müslüman bulunan ülkeler

Sıra Ülke Konum Toplam Nüfus (2022) Müslüman Nüfus Toplam nüfusun Müslüman yüzdesi (yaklaşık) Kaynak
1. Endonezya Endonezya Güneydoğu Asya 279.134.505 229.000.000 %82.04 [294]
2. Pakistan Pakistan Güney Asya 229.488.994 200.400.000 %87.32
3. Hindistan Hindistan Güney Asya 1.406.631.776 195.000.000 %13.86
4. Bangladeş Bangladeş Güney Asya 167.885.689 153.700.000 %91.55
5. Nijerya Nijerya Batı Afrika 216.746.934 99.000.000 %45.67
6. Mısır Mısır Kuzey Afrika 106.156.692 87.500.000 %82.42
7. İran İran Batı Asya 86.022.837 82.500.000 %95.90
8. Türkiye Türkiye Batı Asya 85.561.976 79.850.000 %93.32
9. Cezayir Cezayir Kuzey Afrika 45.350.148 41.240.913 %90.93
10. Sudan Sudan Doğu Afrika 45.992.020 39.585.777 %86.07
11. Irak Irak Batı Asya 40.222.493 38.465.864 %95.63
12. Fas Fas Kuzey Afrika 37.930.989 36.910.560 %97.30
13. Etiyopya Etiyopya Doğu Afrika 114.963.588 35.600.000 %30.96
14. Afganistan Afganistan Orta Asya'nın güneyi 38.928.346 34.836.014 %89.48
15. Suudi Arabistan Suudi Arabistan Orta Doğu 34.813.871 31.878.000 %91.56[daha iyi kaynak gerekli]
16. Çin Çin Doğu Asya 1.439.323.776 28.127.500 %1.95
17. Yemen Yemen Orta Doğu 29.825.964 27.784.498 %93.15
18. Özbekistan Özbekistan Orta Asya 33.469.203 26.550.000 %79.32
19. Nijer Nijer Batı Afrika 24.206.644 21.101.926 %87.17
20. Rusya Rusya Kuzey Asya 145.934.462 20.000.000 %13.70
NOT: Belirtilen rakamlar yaklaşık olup, 2022 yılı verilerini göstermektedir.

Gelecek yıllarda Müslümanlar

İslam, dünyada en hızlı büyüyen dindir.[295][296] ABD'li araştırma şirketi Pew'in 2017'de yapmış olduğu bir araştırmaya göre İslam dini, en fazla 2070 yılında Hristiyanlığı geçip dünyanın en kalabalık dini olacak, yaklaşık 2.9 milyarlık bir nüfusa ulaşacak ve Kuzey Amerika ile Avrupa kıtalarında Müslüman nüfusu artacaktır.[297][298] Bazı tahminlere göre ise, bu demografik değişimin 2050 yılına kadar gerçekleşmesi beklenmektedir.[299]

Kültür

Sanat

Selimiye Camii'nin kubbesinin içi; Edirne, Türkiye. (İslamî sanatlarda dekoratif sanatlar önemli bir yer tutar.)

İslamî sanatlar, İslam kültürünün büyük bir bölümünü oluştururlar.[300] İslamî sanat(lar) terimi, görece yeni bir terimdir ve genel olarak modern bir kavram olarak ele alınabilir.[300] Terim ile kastedilen, İslam topraklarında üretilen, İslam kültürünün izini taşıyan sanat eserleridir. Eserlerin illâki Müslüman için veya Müslümanlar tarafından yapılmış olması gerekmez.[300] Nitekim birçok Hindu, Hristiyan ve Yahudi sanatçılar İslamî sanat eserleri verdikleri gibi, Müslümanlar tarafından yapılan bazı sanat eserlerinin alıcıları da gayrimüslimdir.[300] Zaman zaman tarihi İslamî sanat eserleri ve sanatçılar, çağdaş zamanlarda dinîden ziyade millî sanat açısından değerlendirilmiştirler; bununla birlikte bu, genelde yanlış bulunur, zira İslamî sanatlarda tarih boyunca ortak olan değer ve vurgu İslam'dır ve sanatlar birçok etnik grubun katkısının sonucu olarak ortaya çıkmışlardır.[300] Nitekim o dönemlerde İslam topraklarında bulunan vatandaşların da ayırıcı özelliği, etnik gruplarından ziyade dini inançlarıydı ve bu sebeple de bugün birçok tarihî İslamî sanatçının yaşadığı coğrafyaya bakarak etnik kökenini bilmek çok zordur.[300]

1507'den kalma, Leylâ ile Mecnun hikâyesinin betimlendiği bir minyatür

İslam itikadındaki Tanrı (Allah) inancında antropomorfizme yer verilmemesi, buna kesin bir şekilde karşı çıkışı ve Allah'ın sureti olmadığı için betimlenemeyecek olduğu inancı, Hristiyanlıktakine benzer bir ikona ve dinî resim geleneğinin oluşmasını engellemiştir.[300] Ayrıca İslam'da peygamberlere tanrısal özelliklerin izafe edilmemesi, peygamberlerin de betimlenmesini dinî anlamda büyük ölçüde gereksiz kılmıştır.[300] Ek olarak, İslam'ın putperestliğe karşı oluşu ve Kur'an'da putperestliğin şiddetli bir şekilde reddedilmesi, özellikle heykel gibi sanatlara Müslümanların, özellikle de aktif pagan putperestliğinin devam ettiği çağlarda, mesafeli durmasına sebep olmuştur.[301] Bununla birlikte Kur'an'da heykel sanatına veya insan (peygamberler dahil) suretlerinin betimlenmesine; tapınmak için, yani putperestlik için yapılmadıkları sürece, herhangi karşıt bir ayet bulunmaz.[300] Nitekim sonraki yüzyıllarda, özellikle yeni fethedilen topraklarda var olan sanat gelenekleri ile İslam'daki kavram ve sembollerin kaynaşması sonucu, özellikle İran bölgesinde, gerek Muhammed Peygamber gerekse diğer peygamberleri betimleyen görsel eserler, nadir de olsalar yapılmışlardır ve figüratif betimleme, 7. yüzyılın ilk dönemlerine kadar pek de sorunsal olmamıştır.[300][302] Bununla birlikte, özellikle peygamberin betimlemeleri dinî bir bağlamda değil de tarihî bir bağlamda yapılmıştır.[300]

İstanbul'daki Süleymaniye Camii'nin avlusunda bazı hat yazıları
Edenhall'ın Şansı olarak adlandırılan, 13. yüzyıldan kalma bir Suriye ve Mısır zarifli beher. Orta Çağ'dan beri beher, İngiltere'dedir.

Batı'da sanatın önder türleri resim ve heykel iken, İslam'da bu formlar yukarıda belirtilen sebeplerin de etkisiyle pek benimsenememiştir.[300] Bunun yerine ahşap, metal işlemeciliği, dekoratif sanatlar, seramik ve cam sanatları ile ciltleme ve hat sanatı büyük yer ve öneme sahip olmuştur.[300][301] Süsleme sanatlarında özellikle geometrik ve simetrik motifler sıklıkla yer almıştır.[300][303]

Genellikle gerçekçi suret betimlemesinden uzak duran İslam sanatı, bu nedenle daha hayalci bir tarza sahip olan minyatür sanatını geliştirmiştir. Açı ve özgün stilleriyle minyatür sanatı farklı bir görsel sanat dalıdır ve İslam sanatında büyük yer tutar, hatta başlıca figüratif sanattır.[302] Buna ek olarak, İslam'da önemli bir yer tutan ve güzel yazıyı baz alan hüsn-ü hat sanatı (diğer adıyla hat sanatı veya kaligrafi), İslam toplumundaki suret karşıtlığından da yararlanarak büyük ölçüde gelişmiştir.[300][300][304] Hat sanatında birçok tarz ve üstat geliştiği gibi, farklı İslam devletlerinde, Arap alfabesini kullanan farklı dillerde daha farklılaşmış stiller ortaya çıkmıştır.[304][305] Hat sanatı, gelişiminde zaman zaman soyut da olsa figüratif özellikler de kazanmıştır; örneğin zoomorfik hat eserlerine sıklıkla rastlanır.[305] Özellikle hat sanatıyla birlikte anılan tezhip sanatı, dekoratif bir sanat olarak öne çıkmış ve özellikle Kur'an nüshalarının oluşturulmasında hat ile birlikte dekoratif ve estetik açıdan önemli bir yere sahip olmuştur. Gerek ciltçilik gerekse süsleme açısından en güzel örnekleri sunan Kur'an nüshaları olmuştur.[300] Kur'an nüshalarında hat ve tezhibe sıklıkla rastlanırken, figüratif dekorasyonlara ve betimlemelere ise rastlanmaz.[300][301] Bunun yerine minyatür gibi figüratif betimlemeler, destan ve manzum hikâyelerin nüshalarında sıklıkla kullanılmıştır.[300][301]

Osmanlı padişahı I. Ahmed tarafından 1609-17 arasında yaptırılan, avlusu ve minareleriyle Sultanahmet Camii (İstanbul, Türkiye)

Bunlara ek olarak, İslam sanatında mimari de önemli bir yere sahiptir. İlk dönemlerde (gerek İslam öncesi ve İslam'ın ortaya çıktığı dönemlerde) İslam'ın geliştiği merkezler olan Mekke ve Medine de mimari açıdan gelişmemiş şehirlerdi.[306] Özellikle İslam Devleti'nin yönetiminin saltanata geçişinden sonra, yapılan fetihlerle mimariye olan ilgi artmış,[306] zaman içinde farklı toprakların mimarisinden de etkilenerek farklı mimari stillerde camiler, mescitler, medreseler, saraylar, köprüler ve kervansaraylar yapılmaya başlanmıştır.[306] İslam’a has ibadet yeri olan camilerin mimarisi, özellikle İslam mimarisi içerisinde önemli bir rol oynamıştır.[307] İlk fethedilen topraklarda, özellikle Suriye'de, kiliseler camilere çevrilmişken, daha sonra fethedilen yeni topraklarda ve kurulan yeni şehirlerde Müslüman camiler inşa etmeye başlamışlardır.[306] Farklı iklimlerden ve etnik kültürlerden etkilenerek cami mimarisi bölgeden bölgeye farklılık gösterir.[306][307] Bu tip dinî mekânların mimarisinde suret betimlemesine pek yer verilmez,[300][301] bunun yerine dekoratif, sık sık geometrik ve arabesk türde süslemeler mevcuttur.[306] Bununla birlikte, dinî olmayan seküler mekânların mimarisinde suret betimlemelerine yer verilmiştir; örneğin özellikle eski hamamlarda ve saraylarda buna rastlanır.[300][301][306] Bununla birlikte seküler mekânlar zaman içinde dinî mekânlar kadar iyi korunmamıştır.[300]

Tekstil bazlı sanatlar da İslami sanatlar açısından önemli bir yere sahiptirler.[300][301] Ticari açıdan da büyük bir gelir kapısı oluşturan tekstil üretimi çok gelişmişti ve çok çeşitli ham maddeler kullanmaktaydı.[300][301] Halılardan çok amaçlı kumaşlara, tülbentlere kadar birçok farklı tekstil ürünü[301] farklı tarz ve tekniklerle dokunarak hazırlanır, önemli bir kısmı ithal edilirdi. Nitekim Orta Çağ'da kiliselerde azizlerin kemiklerinin sarılıp saklandığı işlemeli kumaşların çoğunluğu İslam topraklarından gelmekteydi ve bugün varlığını sürdüren bu kumaşlar, o dönemlerdeki İslam kumaş sanatlarının güzel örneklerini oluşturmaktadır.[300]

Bilim

11. yüzyıl dolaylarından kalma, El-Biruni tarafından yapılmış ve Ay'ın farklı evrelerini gösteren bir çizim.

İslam ve bilim, tarihte uzun bir dönem boyunca iç içe olmuşlardır. İslam'ın yoğun bir şekilde yayıldığı ve İslam devletlerinin her bakımdan yükselişte olduğu İslam'ın altın çağlarında, İslam topraklarında birçok bilim insanı yetişmiş ve bilimsel faaliyetler çok yoğunlaşmıştır.[308] Bilim anlamına gelen ve İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan özgün terim ilm'dir.[308][309] Bu sözcük Türkçede de bilim anlamında, ilim şeklinde, eskimiş olsa da yer almaktadır.[310] İlm terimi aslında "bilgi" anlamında da kullanılır. Her iki anlamı da İslam ile bütünleşmiştir.

İslam'ın yoğun bir şekilde yayıldığı ve İslam devletlerinin yükselişte olduğu Orta Çağ'da, 8 ilâ 15. yüzyıllarda İslam topraklarında birçok bilim insanı yetişmiş, pek çok bilimsel faaliyetler yapılmış ve İslam dünyası bilim, teknoloji, kültür ve sanat gibi birçok alanda dünyanın diğer devletlerini ve bölgelerini geride bırakmıştır. Bu döneme İslam'ın Altın Çağı denmektedir.

İslam devletlerinde ortaya çıkan bilimsel anlayışlara, bulgulara ve bilim insanlarının bütününe zaman zaman İslamî bilimler dendiği olur. Bununla tam olarak neyin kastedildiği zaman zaman tartışma konusu olmuş olsa da, genel olarak Müslümanlar tarafından yapılan bilimsel çalışmaların bütünü anlamındadır.[309] İslamî bilimsel çalışmalar ve bilim insanları, Arap bilimsel çalışmaları ve bilim insanları olarak görülmemelidir; çünkü her ne kadar ortak dilleri Arapça olsa da, bu dönemdeki bilimsel çalışmaları yapan kişiler birçok farklı etnik gruptan gelmekteydi ve ortak noktaları, etnisiteden ziyade İslam devletlerinde yaşayan Müslümanlar olmalarıydı.[311]

Ünlü İslam hekimi İbn-i Sina'nın yazmış olduğu El Kanun-i fit-Tıb adlı eserinde bulunan ve insanın sindirim sistemini gösteren bir çizim.
Ünlü Yunan filozofu Sokrates'i öğrencileriyle tartışırken tasvir eden 13. yüzyıldan kalma Arapça bir el yazması

Abbasiler devrinde, Harun Reşid tarafından Bağdat'ta Beyt'ül Hikmet (Bilgelik Evi) adında bir bilim merkezinin kurulması ile başlayan ''İslam'ın Altın Çağı''nın, Moğolların 1258'de Bağdat'ı kuşatıp yağmalaması ve Abbasi Halifeliği'nin yıkılması ile son bulduğu şeklinde genel bir kabul vardır. Ancak bazı kaynaklarda bu dönemin 14. yüzyıla kadar, bazı kaynaklarda da 15. yüzyıla, hatta 16. yüzyıla kadar sürdüğü ifade edilir. Bu dönemde Kindi, Farabi, Hârizmî, Câbir bin Hayyân, İbn-i Sina, İbn-i Heysem, Birûni, İbn Rüşd, El-Cezeri, Gazzali, İbn Haldun, İbn-i Battuta, Uluğ Bey ve daha birçok ünlü İslam bilgini çok önemli çalışmalar yaptı. Bu çağda, Hindistan'dan Endülüs'e kadar geniş coğrafyada bilimsel çalışmalar yapılmakla birlikte tıp, felsefe, teoloji, matematik, geometri, astronomi, İslam hukuku gibi geniş yelpazede çalışmalar da yapılıyordu. Bu dönemde, başta Antik Yunan olmak üzere geçmiş uygarlıkların ürettiği bilgi ve düşünceler, tercümelerle İslam dünyasına ve Endülüs kanalıyla Avrupa'ya aktarıldı. Çinlilerle yaptığı savaşlar ve diğer ilişkiler sırasında Araplar, kağıt üretim tekniklerini öğrendiler ve parşömen yerine kağıt kullanımı sayesinde yazılı eserler de daha kolay yayıldı. Matematik alanında ise Hintlerden alınan sıfır ve ondalık sistemin keşfi sayesinde matematiğe olan ilgi ve rağbet arttı ve aritmetik, sıradan insanların dahi anlayabileceği ve günlük yaşamda kullanabileceği bir duruma geldi. Matematik ve aritmetiğin yanı sıra trigonometri de gelişti. Gözlemevleri inşa edildi; optik bilimi ve kimya gelişti.

y. 1200 tarihli bir el yazmasından kalan, Huneyn bin İshak'a ait olan ve gözün anatomisini anlatan bir çizim.
Cizreli mühendis El-Cezeri'nin tasarladığı ve otomatik su kaldırmaya yaran bir otomatın betimlemesi. Yaklaşık 1205 yılından kalma.

İslamî bilimsel gelişmelerde ve bilim tarihinde, Antik Yunan filozoflarının eserlerinin İslam kültürüne girişi ve çevrilmesi önemli bir yer tutar ve bu da 8. yüzyılın ortalarında gerçekleşmiştir.[309][311][312][313][314][315] Nitekim daha sonradan Batılı kaynaklar, bu filozofların birçoğunun unutulmuş veya kaybolmuş eserlerini İslam devletlerinde bu eserlerin varlıklarını sürdürmeleri sayesinde keşfetmiş olduğu gibi, Müslüman bilim insanlarınca bu bilgiler ışığında ortaya konan bilimsel yenilik ve keşifleri de tanıma fırsatı bulmuşlardır.[308][309][313][314] Ayrıca Yunan filozoflarının eserlerinden büyük ölçüde etkilenen ve diğer bazı dış faktörlerden de beslenen bir İslam felsefesi ve bilimleri geleneği oluşmuştur.[311][312][316] Farabi[317], İbn-i Sina[318] ve İbn-i Rüşd[319], en tanınmış ve önemli İslam filozoflarındandır.[313]

Harizmî'nin cebir hakkında yazdığı kitabından bir sayfa

İslam felsefesi içinde birçok akım oluşmuştur, bunların bazısı İslam'ın ana hatlarını kabul ederken, bir kısmı reddetmiştir. Örneğin materyalist bir felsefeyi savunan Maddeciler veya diğer adıyla Dehriyyûn, Tanrı'nın varlığını reddederlerdi.[320] Bununla birlikte, İslam felsefesi içinde oluşan akımların büyük bir kısmı İslamî temelleri benimsemiş, İslam ile Yunan filozoflarının görüşlerini kaynaştırmaya ve uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu açıdan çıkan en büyük ve en çok tartışma yaratan meselelerden bazıları, ahiretin salt ruhanî mi yoksa bedensel de mi olacağı, evrenin ezelî olup olmadığı ve dolayısıyla da Tanrı'nın yoktan var etmesi gibi meselelerdir.[313] Akılcı ve dış etkilerden etkilenen bir başka akım da kelam, yani İslam teolojisidir.[309][312] Bununla birlikte zaman içinde İslam filozofları ve kelam âlimleri ayrışmış ve sıklıkla tartışmalarda karşıt taraflarda bulunmuşlardır. İslam filozofları, Yunan filozoflarının eserlerini ve görüşlerini İslamî bir temelde ele alıp, çeşitli kesinlikleri tevil ederken; kelam âlimleri daha geleneksel bir yolu edinmiş, Yunan filozoflarının görüşlerini ikinci plana itmişlerdir.[313] Özellikle Eşari kelamcıları bu konuda ileriye gitmiş ve bilimsel nedenselliği reddetmiştir.[313]

Gerek Kur'an'da bilimsel konuları işlediği söylenilen ve insanlara çoğu zaman düşünmeyi ve sorgulamayı nasihat eden ayetlerin bulunması, gerekse ilmi öven hadislerin bulunması (bunlardan en meşhuru, ''İlim, Çin'de dahi olsa gidip alınız.'' hadisidir),[309] ayrıca İslam'da genel olarak akıl ile dinin birbiriyle karşıt olmadığı fikri,[308] fetihlerin ardından zenginleşen ve yayılan İslam devletlerinde bilimsel gelişme buluşlarının artmasına neden olmuştur. Bu sebeple, Orta Çağ başta olmak üzere çeşitli dönemlerde İslam devletlerinde önemli bilim insanları yetişmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: İbn-i Heysem, Biruni, İbn Nefis, İbn Bace, İbn Tufeyl, Harizmi, Cabir bin Hayyan, Battani, Ömer Hayyam, Cezeri, İbn Haldun, Nasîrüddin Tûsî, Takiyüddin.[311][312] Batı bilim tarihinde bu bilim insanlarının birçoğunun buluşları daha sonradan tanınmıştır ve sonraki çağlarda çalışmalar yapan Batılı bilim insanlarının çalışmalarına ilham olmuşlardır.[312] Bu Müslüman bilim insanlarının buluşları ve çalışmaları çok çeşitliydi ve felsefeden matematiğe, matematikten tıbba, tıptan hukuka, hukuktan astronomiye, astronomiden sosyolojiye kadar çok çeşitli ve geniş bir alanda, birçok farklı bilim dalını kapsayacak şekildeydi.[309][312]

Edebiyat

İslam'da dil ve edebiyat, çoğunlukla Arap, Fars, Hint, Kürt ve Türk edebiyatları ile oluşmuş ve gelişmiştir.

Binbir Gece Masalları'nda geçen ünlü Ali Baba ve Kırk Haramiler masalının çizimi

İslam edebiyatında en bilinen edebi eser, Orta Çağ'da kaleme alınmış olan, Orta Doğu kökenli olan, çerçeve anlatı tekniğiyle efsanevi Pers Prensesi Şehrazad'ın anlattıklarına dayanan Binbir Gece Masalları'dır. Eser, 10. yüzyılda şekillendi, 14. yüzyıla kadar son halini aldı. Bu derleme, Batı'da 18. yüzyılda, ilk olarak Antoine Galland tarafından tercüme edildiğinden bu yana pek etkili olmuştur.[321] Özellikle Fransa'da birçok taklidi yazılmıştır.[322] Alaaddin'in Sihirli Lambası, Ali Baba ve Kırk Haramiler ve Denizci Sinbad, en bilindik masalların başında gelmektedir.

Fars edebiyatının önde gelen şairlerinden olan Firdevsi'nin Şehname adlı eserinde geçen ve Rüstem'in kahramanlığını anlatan bir sahne.

Arap edebiyatı, Arap dilinde müellifler tarafından üretilen, hem düzyazı hem de şiir yazısıdır. Edebiyat için kullanılan Arapça sözcük; görgü kurallarından türetilen, nezaket, kültür ve zenginliği ifade eden "Edeb"tir. Arap edebiyatı 5. yüzyılda ortaya çıktı ve bundan önce sadece yazı dilinin parçaları bulunuyordu. İnsanlar tarafından Arap dilinde en müthiş eser olarak kabul edilen Kur'an, Arap kültürü ve edebiyatı üzerinde en büyük kalıcı etkiye sahip olmuştur. Arap edebiyatı, İslam'ın Altın Çağı boyunca gelişti ve Arap dünyasının yanı sıra, dünyanın geri kalanındaki şairler ve nesir yazarları ile günümüze kadar canlı kaldı.

Fars edebiyatı, Fars dilinde sözlü kompozisyonlar ve yazılı metinlerden oluşur. 2.5 bin yılı aşkın bir süreyle dünyanın en eski edebiyatlarından birisidir.[323][324][325] Kaynakları, bugünkü İran, Irak, Suriye, Afganistan, Kafkaslar ve Türkiye dahil olmak üzere Antik İran'da, Orta Asya bölgelerinde (Tacikistan gibi) ve Farsçanın tarihsel olarak ana veya resmi dil olduğu Güney Asya'da bulunmaktadır. Örneğin, Fars edebiyatının merkezlerinden biri olan Belh'de (günümüz Afganistan'ında) doğan ve ünlü Fars şairlerinden biri olan Mevlana Celaleddin-i Rumi, eserlerini Farsça yazdı ve Anadolu Selçuklularının başkenti Konya'da yaşadı. Gazneliler, Orta ve Güney Asya'da geniş bölgeleri fethettiler ve saray dili olarak Farsçayı kabul ettiler. Yine günümüz İran topraklarında hüküm süren Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Türk boylarından kurulmuş olmasına rağmen Türk-Fars geleneğini bünyelerinde barındırdılar ve zamanla İranlılaştılar. Bazıları, Yunanca ve Arapça gibi diğer dillerden Persler tarafından yazılmış eserlerin dahil edildiğini düşündüğünden, tüm Fars edebiyatı Farsça yazılmamıştır. Aynı zamanda, Farsça yazılmış tüm eserler, Persler veya İranlılar tarafından yazılmamıştır; çünkü Türk, Kafkas ve Hint şairleri ve yazarları da Fars kültür ortamında Farsça dilini kullanmışlardır.[326] Firdevsi, Sadi-i Şirazi, Hafız-ı Şirazi, Feridüddin Attar, Nizami-i Gencevi, Mevlana ve Ömer Hayyam gibi Fars şairleri, Batı'da da tanınmaktadır ve birçok ülkenin edebiyatını etkilemiştir.